Sacchi’nin 1996’da istifa ederek bıraktığı Azzurri’de yaşadıkları ruhunda da derin izler bırakmış, psikolojisini bozmuştur. Ara verip kafasını dinlemesi gerekirken bu noktada büyük bir hata daha yaparak Milan’a döner. Tabii başına geçtiği Milan’ın bıraktığıyla alakası yoktur ve kötü durumdadır. Basının karşısına çıktığında “Berlusconi’yi reddedemezdim. Beni anlamaya çalışın.” diyen Sacchi, Oscar Tabarez’den boşalan koltuğa oturur. Tek kelimeyle berbat geçen bu ikinci Milan seferini çok fazla detaylandırmayacağım ama kısacası denilebilir ki Sacchi, beş sene önceki Milan’ı tekrar diriltmeye çalışmış, erişemeyeceği bir hayaletin peşinde koşmuştur… Çünkü halihazırdaki Milan’ın o Milan’la alakası olmadığı gibi kendisinin de eski Sacchi’yle bir alakası kalmamıştır.

Dahası bir araya geldiklerinde gazetecilerin bayram edeceği birisi daha onu Milan’da beklemektedir. Del Piero’nun önünü açmak ve Lippi’nin gönlünü hoş tutmak için Agnelli tarafından gözünün yaşına bakılmadan Juventus’tan gönderilen, 1993 Ballon D’or sahibi Roberto Baggio. İlahi At Kuyruğu’na pek çok insan gibi Berlusconi de hayrandır ve 1990’da -takımın başında Sacchi varken- almaya çok yaklaşır ama Agnelli’yle aşık atmaya gücü yetmez. Hatta bunu “Bazı zirveler vardır ki onlara sadece dağlar erişebilir…” diyerek dile getirir ama Baggio, 1995’te Juventus’tan sürüldüğünde iyi de bir para (18 milyon liret) ödeyerek biraz geç de olsa hayaline kavuşur.

Kavuşmasına kavuşur ama takımın başındaki Capello tarafından pres gücü düşük bulunarak çok fazla oynatılmaz ve yerine Savicevic tercih edilir. Milan sezon sonu şampiyon olur ama Capello görevinden istifa eder. Bu defa işlerin Baggio için daha iyi gideceği düşünülürken takımın yeni hocası Oscar Tabarez de ona düzenli forma vermemeye başlar. Sebebi sorulduğunda takımın “denge”ye ihtiyacı olduğunu söyleyerek o meşhur sözünü eder: “Modern futbolda şairlere yer yok.”

Aralık 1996’da Şampiyonlar Ligi’nden elenme ihtimaliyle burun buruna gelen Milan, Oscar Tabarez’i kovar ve ilk paragrafta anlattığım üzere Arrigo Sacchi’ye sarılır. Durumu Baggio açısından değerlendirirsek tam bir yağmurdan kaçarken doluya tutulma halidir çünkü EURO 96 elemelerinde Hırvatistan’a yenildikleri maçtan sonra kameralar karşısına geçip oyuncular olarak Sacchi’nin istifasının doğru olacağını düşündüklerini dile getirmiş, o günden sonraysa Sacchi tarafından bir daha milli takıma çağrılmadığı gibi EURO 96’ya da götürülmemiştir.

İlk basın toplantısında “Ben abartmayı sevmem; Baggio da Van Basten, Gullit ve Weah gibi iyi bir oyuncu.” sözlerini eden Sacchi, pek tabii Capello’dan daha acımasızdır. (Serinin önceki bölümünde Capello’nun Sacchi’den sonra takımın başına gelir gelmez forvetlerin defansif ödevlerini azalttığından bahsettiğimi hatırlarsınız.) Bunun bir sonucu olarak az koştuğu gerekçesiyle sadece Baggio’yu kesmekle kalmaz, Savicevic’i de kızağa çeker. Milan hücum hattı pres gücü yüksek iki oyuncudan, Weah ve Dugary’den oluşacaktır.

Sacchi 24 maç süren ikinci Milan macerasına iki büyük facia sığdırır. Birincisi ölüm kalım maçında San Siro’da Rosenborg’a yenilip Şampiyonlar Ligi’nden elenirler. Tabii bunda Sacchi kadar Tabarez’i suçlamak da pekala mümkün zira o maça gelene kadarki 5 karşılaşma sonucu ortaya çıkan 2 galibiyet, 2 mağlubiyet ve 1 beraberlik tablo onun eseridir. Fakat ikinci facia yenilir yutulur cinsten değildir: San Siro’da Juventus’a 6-1 kaybederler. Yanı sıra büyük bir skandal daha yaşanır bu maçta. Durum Juve lehine 3-0 seyrederken Sacchi’nin oyuna sokmak istediği Baggio bunu reddeder… Ancak yardımcı antrenör Carmignani’nin ısrarıyla oyuna dahil olur. Ertesi günkü La Gazzetta dello Sport’un manşeti şöyledir: “Tarihi ve Aşağılayıcı Bir 6-1”

Sezon sonu geldiğinde ancak 11’inci olabilen Milan’la Sacchi’nin yolları ilkinden çok daha kötü şekilde ayrılır. Son verdiği röportajlardan birinde ikinci defa Milan’ın başına geçmesini “Büyük bir hata” olarak niteliyor ve ekliyor: “Galliani’ye kritik durumdaki bir hastanın aspirinle tedavi edilemeyeceğini söylemiştim…”

İlahi At Kuyruğu’yla yaşadığı husumete gelince… Baggio, kitabında bu mevzuyu aştıklarını anlatıyor: “Onunla en son Como’daki reklam çekiminde görüştük ve samimi bir şekilde kucaklaştık. Çekimler sırasında her mola verildiğinde yanıma gelip bana verdiği kararların açıklamasını yapıyordu. İki futbol topunun üzerine oturmuş konuşuyorduk. hatta finali yeniden oynadık ama bu sefer kupayı biz kazanıyorduk…”

Peki Sacchi’nin Baggio’ya karşı olan tutumu 1994’te finalde kaçırdığı penaltıdan sonra -söylendiği gibi- değişmiş midir? Böyle bir şeyin yaşandığı bile meçhul çünkü bilindiği gibi Baggio penaltısını atsa dahi Brezilya’nın sıradaki penaltıyı gole çevirememesi beklenecekti çünkü Baggio’dan önce Baresi ve Massaro da penaltılarını gole kaçırmışlardı… Fakat pek bilinmeyen bir şey var: Berlusconi’nin Sacchi’ye verdiği söz: “Berlusconi o zaman yeni başbakan olmuştu ve Amerika’ya uçmadan önce milli takımla ziyaretine gitmiştik. Eğer kupayı alırsak beni spor bakanı yapacağını söylemişti ama o zamanlar İtalya’da spor bakanlığı diye bir şey yoktu. Berlusconi’ye bunu söylediğimde ‘O zaman biz de kurarız!’ dedi. Tabii bunun gerçekleşmesi için Baresi, Massaro ve Baggio’nun penaltılarını atmaları gerekirdi…”

Şahsen Sacchi’nin Baggio’ya karşı kişisel bir antipatisinin olduğunu veya böyle bir şey varsa bile bunun kararlarına yansıdığını sanmıyorum. Önce de söylediğim üzere Sacchi için yetenek ikinci planda ve karşısındaki kim olursa olsun bu prensibinden vazgeçmemiş. “Baggio bana bir keresinde eğer kendisi yerine Maradona olsa, onu da oyundan çıkarıp çıkarmayacağımı sormuştu. Ben de ona Maradona’dan hiç de kalır yanları olmayan Gullit’i ve Van Basten’i defalarca oyundan çıkardığımı söyledim.” diyor.

Yeri gelmişken Sacchi Maradona’yı gelmiş geçmiş en yetenekli futbolcu olarak görenlerden. Seksenlerin ikinci yarısında defalarca karşı karşıya geldiği “Tanrı’nın Eli”nden “Ona karşı oynamak olabilecek en kötü şeydi ve zamana karşı yarışmak gibiydi, er ya da geç golünü atacağını bilirdiniz. Öylesini hiç görmedim. Hiç yoktan bir şeyler var edebilen biriydi.” şeklinde bahsediyor ve “Messi şu an dünyanın en iyisi ama Diego’daki kişiliğe sahip değil. Diego dünyanın her yerinde aynı şekilde oynayabilirdi.” diyerek Messi’den üstün tutuyor. Bu övgülerde kuşkusuz ki “El Diego”nun Milan’ın meşhur ofsayt taktiğini madara etmesinin büyük payı var.

Milan’daki büyük hayal kırıklığından bir sene sonra Sacchi, Atletico Madrid’in başına geçer. Şubat 1999’da iç sahada Espanyol’a kaybedilen maçın ardından Atletico liderin 11 puan gerisinde 9’uncu sıraya düşer. Maç sonu rahat bir tavırla basın toplantısına çıkan Sacchi, biri beklendik diğeri şok edici iki açıklama yapacaktır. “Görevimden istifa ediyorum.” diye başladığı konuşmasını “Artık tükendim. Futbolu bırakıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar.” diyerek bitirdiğinde herkes şaşkındır. Sezon başında Vieri’yi Lazio’ya satarak hocasını topal ördek durumunda bırakan ve başkanlığındaki 12’nci senesindeki 21’inci hocası Sacchi olan Jesus Gil, vaziyeti şöyle özetler: “Sacchi harika bir insan ama futbolcular onun sistemine adapte olmayı başaramadılar.”

“Futbolu da bıraktığını” söyleyerek Atletico’dan istifa eden Sacchi, iki sene sonra, Ocak 2001’de yeminini bozar. Hem de epey beklenmedik bir hamleyle… Parmalat’ın desteğine ve şık kadrosuna karşın başarısız bir sezon geçiren ve hocasını kovan eski takımı Parma’nın başına geçer. Büyük medya ve taraftar ilgisiyle birlikte başladığı görevindeki ömrü ise sadece 23 gün sürer. Halbuki İnter ve Lecce beraberliğinin ardından Verona’yı yenerek hiç de fena bir başlangıç yapmamıştır ama yaşadığı stres, ciddi manada sağlığını tehdit etmeye başlar. Özellikle Verona maçında geçirdiği hipertansiyon krizi yüzünden maçı zar zor bitirebilir. Durumu kulübün sahibi Tanzi’ye açar ve hafta içi oynanan ve Udinese’ye 2-1 kaybettikleri kupa maçına çıkamaz. Maç sonunda da takımdan ayrıldığı medyaya bildirilir. Sadece 23 günün ardından Parma’yı neden bıraktığını şöyle anlatıyor: “Verona maçını kazanmıştık ama hiçbir şey hissedemiyordum. Hemen eşimi arayıp istifa edeceğimi bildirdim. Hayatımın en iyi sözleşmesini imzalamıştım ama mezarlıktaki en zengin kişi olmak istemiyordum.”

Anksiyete teşhisi konulan Sacchi teknik direktörlüğü bu defa gerçekten bırakır. Gittiği bir psikoloğa “Benim teknik direktörlüğü bırakmam normal mi?” diye sorduğunda “Asıl bugüne kadar devam ettirmeniz anormal.” cevabını alır ama futboldan yine de tamamen kopamaz. Tanzi’nin isteğiyle Parma’nın genel menajeri olur. Hocalıktan emekliye ayrılmasının ne kadar doğru bir karar olduğu da sonraki sezon görülür. 2-0 önde götürdükleri Juventus deplasmanında 87 ve 95. dakikalarda yedikleri gollerle galibiyet kaçınca Sacchi sinir krizine girer. Maç sonu koridorlarda daha iyi oynayan tarafın kendileri olduğunu ve maçı kazanmayı hak ettiklerini bağırıp çağırır.

2004’te daha geri planda çalışabileceği bir iş bulur kendine: Real Madrid sportif direktörlüğü. Fakat onun futbol felsefesiyle Florentino Perez’inki çelişir ve burada da tutunamaz. Sacchi’nin o dönemle ilgili kahkahalarla anlattığı ve ikilinin ne kadar farklı tellerden çaldığını gösteren minik bir anekdot: “Bir keresinde Perez’e rüya XI’ini sormuştum. O kadar çok hücum oyuncusu vardı ki Beckham’ı ancak sağ beke koyabilmişti…”

Profesyonel bir futbol adamı olarak son (şimdilik) görevini İtalya Milli Takımı altyapısında ifa eder. 2010-2014 arası altyapı koordinatörlüğü yapar. 2014’te yine aynı gerekçelerle istifa etmek zorunda kalır ve şu açıklamayla vedasını sunar: “22 senedir peşimi bırakmayan stres sebebiyle istemeyerek de olsa çok önem verdiğim bu görevi bırakmak zorundayım. Artık genç bir adam değilim ve kolayca iyileşemiyorum. Ayrıca kızına iyi bir baba olamamış ve onu ihmal etmiş biri olarak yeni doğan torunumda da aynı hatayı tekrarlamak istemiyorum.”

Sacchi milli takım altyapısında başında olduğu müddetçe köklü değişimlere imza atmaya çalışır. İş başı yaptığında her hocanın kendi grubuna kendi sistemini aşılamaya çalıştığını görür ve “devamlılığı” engelleyen bu duruma derhal müdahale eder. Artık U15’ten U21’e kadar genç milli takımlarda tek bir ekole uygun eğitim verilecektir: total futbol. Çünkü Sacchi’ye göre günümüzde “total futbol” oynamayan takımlara futbol dünyasında yer yoktur.  Ondaki bu “total futbol” meftunluğu tıfıl bir futbol seyircisiyken başlamış; hocalık, sportif direktörlük ve milli takım koordinatörlüğü boyunca sürmüş; şimdilerde futbol yorumlarken de devam etmektedir. “Katenaçyo”ya veya klasik tarzda İtalyan futboluna nefretini ise her fırsatta dile getirmeyi ihmal etmez.

Peki nedir bu nefretinin sebebi? Aslında bunun altında Sacchi’nin hayata bakış açısı yatıyor. Ona göre kurnazlıkla kısa yoldan başarılı olmaya çalışmak nafiledir çünkü “sürdürülebilirliği” yoktur ve neticesi de pek hayırlı olmaz. Çocukken babasıyla gittiği bir Almanya gezisinde Almanların refah içinde yaşarken Türk, İtalyan ve Portekizli işçilerin kötü işlerde çalıştığını görmesi onu çok etkiler ve çalışkanlığın; kurnazlık ve kestirmecilikten daima üstün olduğunu aklına yazar. Hocalık kariyeri boyunca da bu kuralı kendine şiar edinir.

Klasik İtalyan futbolu ve onun temelini teşkil eden İtalyan kültürü Sacchi’nin kafa yapısına taban tabana zıttır. Ona göre amaç kadar o amaca nasıl ulaşıldığı da önemliyken İtalyan futbolundaki yerleşik anlayış, büyük büyük dedeleri Machiavelli’ye yaraşır şekilde, mühim olanın “amaç” olduğu yönündedir. “Bu ülkedeki insanlar kazanmak için ruhlarını şeytana bile satar…” diyen Sacchi; memleketinin sadece futboluna değil, her bir zerresine hükmeden bu defansif, korumacı anlayışın altında yatan sebebi kendince şöyle açıklıyor: “Asırlardır işgal ediliyoruz, biz bir fetih ülkesiyiz. En son Roma İmparatorluğu varken hücum ediyorduk.”

“Yabancı hocalar bile İtalya’ya gelir gelmez -belki dilimizden belki de fırsatçılığımızdan- işleri ‘İtalyan usulü’ yapmaya başlar. Buna Herrera (Helenio) da dahil. İlk başlarda hücum futbolu oynatıyordu ama sonradan değişti. Nereo Rocco’nun Padova’sıyla Herrera’nın İnter’inin oynadığı bir maçı hatırlıyorum. O maçta Padova orta sahayı sadece üç defa geçti; bunlardan ikisinde gol attılar, birinde de direğe takıldılar. Ertesi gün medyamız Herrera’yı çarmıha gerdi. O da ne yaptı? Bir liberoyla oynamaya başladı. Suarez’i en geriye çekti ve uzun toplarla kontratak oyunu oynayan bir takım yarattı. Bana göre ‘La Grande İnter’ muhteşem oyunculara sahip bir takımdı ama sadece tek bir amacı vardı: kazanmak. Oysaki sadece kazanarak tarihe geçemezsin, eğlendirmen de gerekir.”

Aslında buradan Sacchi’nin başardığı şeylerin göründüğünden de muazzam olduğunu anlamak mümkün çünkü birincisi, İtalyan futbol ikliminde istifini hiç bozmadan, kariyerinin ilk gününden itibaren bildiğini okumuş. Ta Cesana’dayken oyuncular tarafından kendisine takılan lakap “Menotti”. Hani şu “Bilardisimo”nun antitezi olan ve “kazanmak kadar güzel futbol da önemlidir” düsturunu kılavuz edinen “Menottismo”nun fikir babası olan Arjantinli hoca Cesar Luis Menotti’den mülhem bir lakap. İkincisi ve daha önemlisiyse bildiğini okuma işini medyaya rağmen yapabilmiş.

Yazının en başında Gianni Brera’dan bahsetmiştim. Bilenler bilir, kendisi gelmiş geçmiş en büyük İtalyan spor yazarı olarak kabul edilir. Bazıları dünya futbol literatürünü de yayılan birçok İtalyanca futbol terimi onun icadıdır; en basitinden bu yazıda da sık sık geçen “libero”. Tabii sadece bu terimleri icat etmekle yetinmemiş, yaşamı boyunca İtalyan futboluna da hiza vermiştir. Henüz otuz yaşındayken La Gazzetta dello Sport’un başına geçmeyi başaran Brera’nın görüşleri yıllar boyunca İtalyan futbol dünyasında emir telakki edilmiştir ama bu görüşlere Sacchi’nin kulak astığı pek söylenemez. Nedenine gelirsek Brera savunma futboluna bayılan ve bunun bayraktarlığını yapan bir isimdir. Belki 2. Dünya Savaşı’nda görüp yaşadıklarındandır (1919 doğumlu) bilinmez ama İtalyanların diğer milletlere kıyasla “zayıf” olduğunu ve başarıya ulaşmaları için temkinli, kurnaz, pragmatist ve sabırlı bir şekilde davranmaları gerektiğini düşünmektedir.

Sacchi, Brera’nın bu bakış açısının çürük olduğunu “Ona göre İtalyan takımları başarılı olmak için defansif oynamalıydılar ama diğer spor dallarına baktığımda bizim diğer milletlerden daha aşağı bir seviyede olmadığımızı ve istersek onlara üstünlük kurabileceğimiz görüyordum. İşte o zaman bizim asıl sorunumuzun ‘tembel ve defansif’ zihniyetimiz olduğunu anladım.” şeklinde savunur. Brera ise hocalığı boyunca taktik ağırlıklı ve temkinli futbolu kökten değiştirmeye ant içmiş gözü kara Sacchi’nin bu radikal tavrını tasvip etmez; kurulu düzeni yıkmaya çalışan bu anarşik hocadan “Fusignano Peygamberi” lakabından da yola çıkarak “Sadakatsiz Peygamber” şeklinde bahseder.

İstatistiklere bakarsak bu kavganın galibi Sacchi. 1987’de Serie A’da maç başına atılan gol sayısı 1.92 iken Sacchi’nin 4 yılın ardından Milan’ı bıraktığı 1991’deki maç başına atılan ortalama gol sayısı: 2.29’dur. Üstelik Sacchi’nin, Brera’nın yazılarından faydalandığı da olmuştur: “Steaua’yla oynadığımız finalden önce aslında çok iyi bir yazar olan ama fikirlerimizin hiç uyuşmadığı zavallı Brera’nın bir yazısını hatırlıyorum. ‘Milan; dans eder gibi futbol oynayan, topa hükmeden bir şampiyona karşı oynayacak. Sabırlı olup defans yapmalılar ve kontrataklarla gol aramalılar…’ diyordu. Maçtan önceki salı günü, en iyi İtalyan spor yazarı bunları yazmıştı. Bunu götürüp soyunma odasında oyuncularıma okudum ve ‘Ne yapmalıyız?’ diye sordum. Gullit ayağa kalkıp ‘İlk saniyeden itibaren saldıracağız!’ diye bağırdı. Öyle de yaptık ve 4-0 kazandık.”

Gerçi Brera, Sacchi’nin başarılarından pek de etkilenmez ya da etkilendiğini  belli etmez çünkü 1991’de -Sacchi, milli takımın başına geçmeden üç gün önce- yazdığı “Tarihe Karşı Gelemezsin” başlıklı makalesinde “Sadakatsiz Peygamberi” şu sözlerle eleştirir: “…Bu tartışmaların ne kadar aptalca olduğuna hâlâ anlam veremiyorum. Bir takımın rakibin ensesinden tutup oyununu ona kabul ettirmesinin ne kadar heyecan verici olduğunu biliyorum ama İtalyanların tek geçerli gücü, rakibi kurnazlıkla tuzağa çekip kendini tehlikeye atmasını sağlamaktır…”

Brera geçirdiği trafik kazası sonucu 19 Aralık 1992’de hayatını kaybetse de Sacchi’yle klasik İtalyan futbolunu savunan kesimin kavgası bitmez. Tabii biraz şekil değiştirir; federasyondaki görevinden sonra yorumculuğa başlayan Sacchi artık eleştirilen değil, eleştiren konumunda. Genel olarak da İtayan takımlarının oynadığı futboldan memnun olduğu pek söylenemez. “Sizden önce İtalyan futbolu nasıldı?” sorusuna verdiği cevap hem kısa hem de sitemkâr:  “Şimdiki gibiydi…”

Yukarıda bahsettiğim defansif-fırsatçı İtalyan zihniyetinin değişmeyeceğine inandığı ve bunun İtalyan futboluna da doğrudan sirayet ettiğini bildiği için olsa gerek bu durumun değişeceğine dair kuvvetli bir inancı da yok. “Televizyon, İtalya hariç tüm dünyadaki futbolu değiştirdi. Burada taraftarlar ve medya kazanmayı hâlâ güzel futbolun önüne koyuyor.” diyor. Bu zihniyetin ise İtalyan takımlarının Avrupa’da başarısız olmasına sebebiyet verdiğini düşünüyor çünkü hep söylediği gibi: “İşin sonunda genellikle en iyi oynayanlar kazanır.”

“Avrupa’daki başarısızlık” denince akla ilk gelen İtalyan takımı Juventus elbette ve Sacchi’nin eleştirilerinden en fazla nasibini alan kulüp de o. Fusignano Peygamberi’ne göre onun Milan’ı Avrupa’da çok başarılıydı çünkü kazanmanın yanında eğlendirmeyi ve ikna edici olmayı da ülkü edinmişti; Juventus’un DNA’sında ise sadece kazanmak var ve bu bir zaaf. Yine ona göre Juve’nin İtalya’daki başarıları, arka arkaya kazandığı şampiyonluklar manasız. “Ona bakarsak Rosenborg da her sene Norveç’te şampiyon oluyor…” diye gerekçelendiriyor bu fikrini.

Juventus, mottosu “Kazanmak her şeydir.” olan bir kulüp olsa da Sacchi’nin yukarıdaki görüşlerinin Allegri özelinde olduğunu belirtmem gerek. Malum, iki hocanın futbol felsefeleri siyahla beyaz kadar birbirine zıt. Hatta bu ikilinin 2014’te canlı yayında girdikleri münakaşa dillere destandır. Şampiyonlar Ligi grup karşılaşmasında Atletico’ya 1-0 yenildikleri maçın ardından canlı yayına bağlanan Allegri, Sacchi’nin Juve’nin sahaya kazanmak için değil beraberlik için çıktığı yönündeki iddiaları karşısında kamyon çarpmışa dönmüş ve kendini şöyle savunmuştu: “İkimizin futbol mentalitesi çok farklı. Juventus kazanmak için oynadı. Atletico maçı forse etmeyi seçmediği ve kart görmeden faul yapmada hünerli olduğu için kötü gözüktük sadece…”

O sezon (2014-2015) Juventus gruptan zorlanarak çıksa da sırasıyla Dortmund’u, Monaco’yu ve Real Madrid’i eleyerek 12 senenin ardından finale çıkarmayı başardı. Her ne kadar finalde Barcelona’ya 3-1 yenilseler de büyük takdir toplamayı başardılar. Akabinde iki sezon sonra yine finale kadar yükseldiler ama bu defa da Real Madrid’e 4-1 kaybettiler. Allegri’nin bu performansından etkilenmeyen birisi varsa o da Sacchi’ydi elbette. 2018’de verdiği bir röportajda söylediği “Allegri, Avrupa’da kazanamaz çünkü İtalyan stili futbol oynatıyor.” sözlerinin üzerinden daha bir sene bile geçmemişti ki Juventus yönetimi Şampiyonlar Ligi kupasını bir türlü getiremeyen Allegri’nin ipini çekti.

Peki yerine kim geldi? Sacchi’nin ezelden beri çok sevdiği, haleflerinden biri olarak işaret ettiği, Empoli’yi çalıştırırken Berlusconi’ye “Bunu takımın başına getir…” diye öğüt verdiği Maurizio Sarri. Sacchi, Juventus’un bu tercihinden doğan memnuniyetini “İtalyan futbolunda devrime yol açabilecek kültürel bir hamle.” sözleriyle dile getirse de Sarri’nin alametifarikası olan futbolu takıma bir türlü empoze edememesi ve Şampiyonlar Ligi’ndeki çuvallayışı, getirdiği şampiyonluğa rağmen kovulmasına neden oldu.

Zamanında Berlusconi’nin kendine gösterdiği sabrın Juventus’ta Sarri’ye gösterilmediğini düşünen Sacchi, ortada bir haksızlık olduğuna inanıyor: “Sarri Juventus’un başına gelerek imkansız bir görevi kabul etmişti ama yönetimden ihtiyaç duyduğu sabrı ve işbirliğini göremedi. Juventus’u yönetenlerle onun değerleri farklıydı. Onların önemsediği tek şey kazanmaktır. Böyle yaparsanız liyakat, güzellik, duygu, eğlence, uyum, kültür ve evrim gibi faktörleri görmezden gelmiş olursunuz…”

Sarri’nin de Sacchi’ye karşı boş olduğunu söylenemez tabii. Henüz kovulmadan önce, pandemi arasında bol bol Sacchi’nin Milan’ının maçlarını seyrettiğini ve her seferinde o takımın zamanından 20 sene ileride futbol oynadığını idrak ettiğini söylüyordu. Bunu söyledikten sonra geçelim Sacchi’nin yeni nesil hocalara verdiği ilhama. Ya da moda deyimle “influencer”lığına…

Şu anki popüler hocaların neredeyse hemen hepsinin Sacchi’den öyle ya da böyle etkilendiği bir gerçek. Bunu kendileri de sık sık dile getiriyor zaten. Mesela Gasperini’ye göre Sacchi bir devrimciydi ve Atalanta’ya oynattığı tutkulu futbolun yapı taşlarından biri onun Milan’ı. Ancelotti’yi söylemeye gerek yok zaten. Hocalık kariyeri boyunca vazgeçmediği 4-4-2 ona Sacchi’den kalma bir yadigar. Onun formasyonunu değil ama antrenmanlarındaki acımasızlığını kopyalayanlar da var. Milli takım kamplarında çoğu futbolcu Sacchi’nin uzun nutuklarından köşe bucak kaçarken Conte onundan dibinden ayrılmazmış ve o sert antrenmanlardan dolayı hiç mızmızlanmazmış.

Sadece İtalyan hocalara kalan bir miras değil bu elbette. Örneğin Rafa Benitez dünya üzerindeki en büyük Sacchi fanlarından biridir belki de. Real Madrid alt yapısında genç bir hocayken oyuncularına o kadar çok Milan örneği verirmiş ki “Arrigo Benitez”e çıkmış adı. Liverpool’dayken de Carragher’a bol bol Milan maç kasedi verip Baresi’yi dikkatlice izlemesi gerektiği konusunda uyardığını biliyoruz.

Günümüz Alman futbolunun mimarlarından Ralf Rangnick de bir diğer Sacchi müridi. Gençliğinde İtalya’daki arkadaşlarından sık sık Milan kasetleri istediğini ve bunları defalarca analiz ettiğini anlatıyor. Sacchi’nin Milan’a oynattığı futbolu idealindeki futbol olarak tanımlıyor. Hemşehrisi Klopp ise futbolculuğu esnasında hocası Wolfgang Frank’ın kendilerine sık sık Milan maçlarını seyrettirdiğini ve şu an yaptığı her şeyin temelinde Sacchi felsefesinin yattığını söylüyor. Hem Rangnick’in hem de Klopp’un en çok etkilendikleri Sacchi’den aldıkları en büyük ilham ise pres konusunda. (Gegenpressing)

Gelelim Sacchi’ye… Acaba o, kendisi ve başardıklarıyla ilgili neler düşünüyor? “Kendimi futbol tarihinde herhangi bir yere konumlandırmak istemiyorum ama inandığı şeyin peşinden koşanlardan biriydim işte… Ajax başlattı, biz Milan’la geliştirdik, sonrasında Guardiola ve Barcelona devam ettirdi…” diyor. Rimini’deyken Parma’dan teklif aldığında “Bir sene çalışır bırakırım…” diye düşünen biri için futbola hiç de azımsanacak bir miras bırakmadığının farkında elbette.

Tek pişmanlığının 94 Dünya Kupası’nı kazanamamak olduğunu söylese de dünya ikinciliği küçümsenecek bir şey değil onun için. Hatta şöyle bir anısı anlatıyor: “Bir gün adamın biri yanıma gelip Amerika 94’teki ikinciliğimizin bir utanç kaynağı olduğunu söylemeye çalıştı. Ona ne işle meşgul olduğunu sordum. Bir reklamcıydı. İkinci bir soru daha sordum ona: “Dünyanın en iyi ikinci reklamcısı olsaydın bu durumdan utanç duyar mıydın?..”

Sıkça maruz kaldığı ve başarılarının Van Basten, Gullit ve Baresi gibi efsanevi oyuncuların bir eseri olduğuna yönelik teoriye kesinlikle katılmıyor. “Robert De Niro’yu senaryosuz bir filme koyun ve neler olacağını görün.” diyerek ne kadar yetenekli olunursa olunsun bireyselliğin hiçbir soruna çare olmayacağını anlatmaya çalışıyor ve ekliyor: “Kendi başına hiçbir şeyi başaramazsın, başarırsan da bu çok uzun sürmez. Ben orkestraları her zaman solo sanatçılardan üstün tutmuşumdur. Milan’dayken aldığım en güzel iltifatlar oynadığımız futbolun müziğe benzetenlerdi…”

“İnsanların 90 dakika boyunca haz almasını istedim. Bu haz sadece kazanmaya odaklı olmamalıydı, özel bir şeye tanık olmanın verdiği mutluluktan kaynaklanmalıydı. Tek isteğim buydu, kupalar kazanmak ya da tarih yazmak için yapmadım bu işi…” dese de dünya futbol tarihini değiştiren birkaç adamdan biri o. Yazıyı ve seriyi ünlü İtalyan spor yazarı Mario Sconcerti’nin sözleriyle bitiriyorum:

— Sacchi, İtalyan futbolunun Kant’ıdır. Felsefe nasıl ki Kant’tan öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyorsa İtalyan futbolu da Sacchi’den öncesi ve Sacchi’den sonrası diye ikiye ayrılır…