“Ben kazanmaya geldim… İtalya’da, Avrupa’da ve dünyada…” diye başkanlık koltuğuna oturan Berlusconi, Espanyol gibi görece çok zayıf bir rakibe karşı alınan bu mağlubiyete gerçekten çok öfkelenir. Rivayete göre Cruyff’la takımın başına geçmesi için gizliden görüşmelere bile başlar ama bir netice alamaz. Öte yandan futbolcular da Sacchi’den memnun değildir çünkü göreve başlarken verdiği basın toplantısında “Futbol felsefemi anlamaları için en az 150 antrenman yapmalıyız.” şeklinde kulaklarını çınlattığı talebelerinin canlarına okur. Baresi ve Virdis ilk antrenmandan sonra Bianchi’ye “Bu zulme 7 yıl boyunca nasıl katlandın?” diye sorarlar. Transferinden dolayı yaz boyu doğru düzgün antrenman yapamayan Ancelotti ise Sacchi’nin antrenmanlarını “manyaklık” olarak nitelendirir ve “İlk antrenmandan sonra acınacak haldeydim. Yöntemleri çok farklı. Milanello’daki antrenmanlar, normal bir antrenmandan 5 kat daha yoğun; muazzam fark var. Odalarımıza giden merdivenlerden zar zor çıktık ve neredeyse ağlayacaktık. Bir grup zombi gibiydik.” şeklinde anlatır. 19 yaşındaki Maldini bile “O kadar yoğun çalışıyorduk ki akşam eve gittiğimde tükenmiş vaziyette oluyorum. Tam bir faciaydı.” diye dert yanar.

Antrenman teknikleri konusunda -Milan Lab’da da çok emeği bulunan ve Cesena’dan beri birlikte çalıştığı- fizyoterapist Bruno Demichelis’ten yardım alan Sacchi’nin bu konudaki acımasızlığı gerçekten dillere destandır. (Bunda profesyonel bir futbolculuk kariyeri olmamasından kaynaklanan empati eksikliğinin de payı olsa gerek.) Onunla çalışan hemen her futbolcu, fiziksel antrenmanların yoğunluğundan söz eder. Yoğunluktan şikayetçi veya hafifletilmesi konusunda ricacı olanlara karşı onun cevabı ise hep aynıdır: Biz buraya eğlenmeye gelmedik. Kamplar bir askeri eğitim havasında geçer: saat 6’da kalkış, kahvaltı, üç bölümden oluşan bir antrenman. Bu rutinden kışın dahi vazgeçmez. Bununla birlikte futbolcularına bol bol maç kaseti izletir ve bunların üzerinde saatler süren analizler yapar. Masaj ve dinlenme saatlerinde de oyuncularıyla sürekli futboldan konuşur. Dahası anlattıklarıyla ilgili deftere yazılmak üzere hepsine ev ödevleri verir.

Bu yıldırıcı antrenmanlardan ve Sacchi’nin futbol anlayışından hiç hazzetmeyenlerin başında Berlusconi’nin göz bebeği Van Basten gelir. Hocasına karşı olan antipatisini saklama gereği dahi duymayan Utrecht Kuğusu, Fiorentina’ya kaybettikleri ligin ikinci maçından sonra Sacchi’yi basının önünde eleştirir. Tabii Sacchi de bunun altında kalmaz ve “Madem futboldan o kadar iyi anlıyorsun gelecek maç kulübede benimle otur da bana biraz tavsiye ver.” diyerek Cesena maçında Hollandalıya kesiği atar. (Zaten 5. maçtan sonra bileğinden sakatlanıp sezonun büyük bölümünde oynayamayacaktır.) Tüm bu keşmekeşin içinde Berlusconi, belki biraz da politik bir davranış sergileyerek, Sacchi’nin yardımına koşar. Espanyol maçından sonra Sacchi’nin de ricası üzerine tesislere gelip tüm takımı karşısına toplar ve “Bu hocayı ben seçtim, sezon sonuna kadar burada kalacak. Onunla çalışmak istemeyen varsa takımdan hemen şimdi ayrılabilir!” diyerek ültimatomunu verir.

Sacchi’ye göreyse futbolcuların kendine itimat etmediği yönündeki havadisler abartıdan ibarettir. O zor dönemden “Fikirlerime ve tarzıma biraz kuşkuyla yaklaşmış olabilirler. Futbolcular nereye varmak istediğimi anlayamamışlardı.” şeklinde bahseden Sacchi, 3 Ocak 1988 günü nihayet rüşdünü ispat eder. Önceki sezonun şampiyonu, Careca ve Maradona’lı Napoli’yi konuk eden Milan, muhteşem bir futbolla ve 4-1’lik skorla rakibini sahadan siler. Bu galibiyetten sonra ligde kaybetmeyen kırmızı siyahlılar son 3 haftaya girilirken yine de Napoli’nin arkasında ikincidirler ve sıradaki maçları Napoli’yledir. Maradona ve Careca’nın gollerine, Virdis (2) ve Van Basten’le cevap veren Milan San Paolo’dan 3-2’lik skorla ayrılır. Geriye kalan iki maçı da kaybetmezler ve 1987-1988 sezonun şampiyonu Sacchi’nin Milan’ı olur.

Yıllar sonra gelen bu şampiyonluğa en çok sevinen isim herhalde Berlusconi’dir. Amacına uygun şekilde bir anda milyonların sevgilisi olmuştur. Bir Milan taraftarının önünü kesip “Sen Mesih’sin!” şeklindeki haykırışını “Hayatımda aldığım en güzel iltifattı.” diye nitelendiren Berlusconi, asıl başka bir Milanista’dan gelen “Parti kur, oy verelim!” sözlerine vurulur. Serie A şampiyonluğu ona bu kadar teveccüh getirdiyse ya Avrupa şampiyonluğu neler sağlamayacaktır ki? Üstelik takımı daha da güçlendirmeye yönelik bir fikri vardır.

Berlusconi, 1985’te Juventus’la Argentinos Juniors arasında oynanan Kıtalararası Kupa maçını seyrederken Arjantin takımındaki bir futbolcuya hayran kalmıştır. Bu isim Maradona’nın veliahtı olarak gösterilen Claudio Borghi’dir. maçı kaybetmelerine rağmen Borghi harbiden de efsane bir futbol oynamış ve rakibi Platini’den bile “Futbolun Picasso’su” övgüsünü almayı başarmıştır. Berlusconi, Agnelli’nin de Juve’ye istediği Borghi’yi büyük bir şevkle Milan’a transfer eder, yabancı sınırından dolayı da Como’ya kiralık gönderir. Lakin 1988’de Serie A’daki yabancı futbolcu kısıtlaması 2’den 3’e yükseltilir ve Berlusconi’nin hayalindeki Van Basten-Gullit-Borghi triosunun kurulması önünde hiçbir engel kalmaz. Tabii bunu hayal ederken Sacchi’yi hesaba katmamıştır.

Artık yabancı sınırlamasına takılmayan Borghi, Milan’ın yeni sezon hazırlıklarını sürdürdüğü yaz kampına katılır. Hatta Old Trafford’da Manchester United’la oynanan hazırlık maçında 2 gol atmayı da başarır. Ne var ki acayip yetenekli olan Borghi, bir o kadar da tembeldir. “Futbol kafayla değil ayakla oynanır.” argümanıyla kornerlerde zıplamaya tenezzül etmeyecek kadar tembeldir ki bu rahat tavırlarını Sacchi’nin karşısında da sergileyince hele ki ağır bir antrenmandan sonra Sacchi’ye gidip “100 metrelik sahada oynanan futbol için biz niçin kilometrelerce koşarak hazırlanıyoruz?” diye sorunca kendi sonunu hazırlar. Bu lakayt tavırlar karşısında çileden çıkan Sacchi, doğruca Berlusconi’nin yanına gidip “Bu adamı takımımda istemiyorum!” diyerek tavrını net olarak ortaya koyar. Muhatabını ikna edemeyeceğini bilen Berlusconi ise eli mahkum bir şekilde Borghi’yi önce Xamax’a kiralar, sonra da River Plate’e satar.

Peki Milan’ın üçüncü yabancısı kim olacaktır? Sacchi’nin aklında bir isim vardır. Avrupa’nın en elit forveti Van Basten ve 87’de Ballon d’Or’u kazanan Gullit gibi bir başka portakal olan Frank Rijkaard. 1988 Avrupa Şampiyonası’nı kazanan Hollanda kadrosunda Van Basten ve Gullit’le birlikte parlayan Rijkaard’ı mozaiğin eksik parçası olarak gören Sacchi, bu isteğini Berlusconi’ye bildirir ama kendi kendiyle de çelişmiş olur. Şöyle ki futbolculuğuna diyecek bir şey olmayan Rijkaard, Ajax’ta hocası Cruyff’la takışmış ve onun isteğiyle Sporting Lisbon’a satılmış; onlar tarafından da Zaragoza’ya kiralanmıştır. Borghi’yi profesyonel olmadığı için takımdan yollayıp yerine Rijkaard’ı getirmek? Sacchi, bu soru işaretini yok etmek için güvendiği bir adamını Rijkaard’ı izlemesi için İspanya’ya yollar. 20 gün boyunca ne yiyip içtiğinden rakiplerine ve takım arkadaşlarına nasıl davrandığına kadar inceleyen Sacchi’nin ajanı, olumlu raporunu İtalya’ya gönderdikten sonra yaklaşık 6 milyar liret ödenerek Hollandalının Milan’a transferi gerçekleştirilir.

Her ne kadar İnter’in Matthaus transferinin gölgesinde de kalsa Rijkaard’ın gelişi Milan kadrosunu kusursuz bir dengeye oturtacaktır ama bu öyle hemen gerçekleşmeyecektir. Öncellikle Sacchi’nin onu, defanstan orta sahaya, Ancelotti’nin yanına çekmesi gerekecektir. Bu hamle sayesinde Ancelotti’nin üzerine düşen yük hafifler. Rijkaard’ın pres gücü ve ileriye çıkan beklerin kademesine girmesi sayesinde Ancelotti daha serbest, daha ofansif oynamaya başlar; yaratıcı yönü daha fazla öne çıkar. Rijkaard’la ilgili halledilmesi gereken ikinci mevzu ise davranışlarıdır. O da hemşehrisi Van Basten gibi Sacchi’yle sık sık bozuşur ve saatler süren brifinglerden, video analizlerden memnuniyetsizliğini dile getirmekten çekinmez ama sahaya çıktığında kendisine verilen görevi harfiyen yerine getirmeyi de ihmal etmez. Özellikle pres konusunda…

“Total Futbol”un Sacchi varyantını Hollanda ekolünden ayıran en önemli hususlardan biri prestir. “Pres yapmak” elbette modern futbolun olmazsa olmazıdır ama Sacchi bunu bambaşka bir yere taşır. Ona göre Hollanda futbolunda atletizm ön plandayken kendisi taktikselliğe daha fazla önem verir ve der ki: “Pres yapmak çok koşmak veya çok çalışmakla alakalı bir şey değildir. Pres yapmak, topsuz alanları kontrol altında tutmak demektir. Oyuncularımdan her zaman kendilerini güçlü hissetmelerini, rakibi ise güçsüz hissettirmelerini istedim. Eğer rakibe istediği oyunu oynama fırsatı verirsek öz güvenleri artacak ama onları durdurursak öz güvenlerini zedeleyecektik. İşin püf noktası buydu: Bizim yaptığımız pres fiziksel olduğu kadar psikolojikti de… Ayrıca hep kolektifti. On bir oyuncumdan da topun bizde olmadığı anlarda rakibi etkileyecek şekilde aktif pozisyonda olmalarını isterdim. Her hareketleri sinerjik ve ortak amaca yönelik olmalıydı.”

Sacchi üç çeşit pres uygulatır. Bunlardan birincisi kısmi prestir ki bunda amaç, topu kazanmaktan ziyade oyuncuların mevkilerini koruyarak rakibe geçiş izni vermemeleridir. İkincisi topyekun prestir ki topu geri kazanmak için kullanılır ve günümüzdeki “gegenpressing”in aynısıdır. Üçüncüsü ise sahte prestir. Adı üzerinde topu rakipten almaktan ziyade pozisyonunu kaybeden takım arkadaşlarının yerine dönmesini sağlarken ve rakibi ofsayda düşürürken buna başvururlar.

Rijkaard’ın gelişiyle Sacchi, aklındaki asıl formasyon olan klasik 4-4-2’yi uygulamaya koyar. Önceki sezon kağıt üzerinde “4-4-2 diamond” gözüken ama forvet arkasında oynayan Gullit’in hücum esnasında forvete katılımıyla 4-3-3’e, savunma yaparken orta sahaya kaymasıyla da 4-4-2’ye dönen (İleride hoca olacak Ancelotti bu hibrit formasyonu sık sık kullanacaktır.) formasyon; yerini çizgisel bir orta sahanın ve onun önündeki çift forvetin oynayacağı ve 4-4-2’ye bırakır. Bu değişimle birlikte birden fazla mevkiyi idare ettirmek zorunda kalan Donadoni, Ancelotti ve Gullit gibi oyuncular kendi rollerine daha iyi odaklanmaya başlar.

Serie A’yı kazanan Milan için artık hedef, en son 20 sene önce kazanılan Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğudur. Turnuvanın birinci turunda karşılaştıkları Vitosha Sofya’yı (Günümüzdeki Levski Sofia) 0-2 ve 5-2’lik skorlarla geçtikten sonra kendileri için ıstıraba dönüşecek bir kura çekip Kızılyıldız’la eşleşirler. Stojkovic, Prosinecki ve birkaç yıl sonra Milan’da top koşturacak olan Savicevic gibi yıldızlarla donalı Kızılyıldız’la İtalya’da oynanan ilk maç 1-1 biter. Acaba önceki sezon Espanyol karşısında çuvallayan Sacchi, Avrupa’da yine sınıfta mı kalacaktır? Marakana’da on binlerce fanatik Sırp’ın önünde Ancelotti ve Virdis’in atılmasıyla 9 kişi kalıp Savicevic’in golüyle 1-0 geriye düştüklerinde herhalde herkes öyle düşünmeye başlamıştır… Fakat büyük bir mucize hem Fusignano Peygamberi’ni hem de Milan’ı kurtaracaktır. Maçın ikinci yarısında sahaya bir sis iner. Altmışıncı dakikadan sonra bu sis öyle yoğunlaşır ki göz gözü görmez hale gelir ve maç ertesi gün oynanmak üzere tatil edilir. UEFA günümüzde bile halen tartışılan skandal bir kararla maçın baştan oynanmasına hem de Milan’ın maça Ancelotti ve Virdis’i oynatmamak kaydıyla 11 kişi başlamasına hükmeder. Bu kararda Berlusconi’nin herhangi bir dahli olmuş mudur bilinmez ama tekrarlanan maç 1-1 biter ve penaltılara gider. Milan 4-2’yle turlar.

Kızılyıldız’ı biraz mucizevi biraz şaibeli bir şekilde eleyen Milan, çeyrek finalde karşılaştığı Werder Bremen karşısında da çok zorlanır. Almanya’da zar zor elde ettikleri 0-0’lık beraberlikten sonra San Siro’da Van Basten’in penaltı golüyle 1-0’lık galibiyeti ve turu alırlar. Avrupa’da ite kaka ilerleyen Milan’ın Serie A’daki hali daha kötüdür: Trapattoni önderliğinde önüne geleni tepeleyen Matthaus’lu İnter ve Maradona’lı Napoli’nin gerisinde kalmış, şampiyonluk ümidini çoktan yitirmiş vaziyettedirler. Tüm bunların üstüne Şampiyon Kulüpler Kupası yarın finalinde 23 yıllık kupa hasretine son vermek isteyen ve “Akbaba Beşlisi”ni kadrosunda barındıran Real Madrid’le eşleşirler. Ligde, O dönemde üst üste kazandıkları 5 La Liga şampiyonluğundan 4’üncüsüne koşan ve 27 maçtır yenilmeyen Real, kendileri için çekilebilecek en kötü kuradır.

İlk maç öncesi öyle bir ortam vardır ki Sacchi, Berlusconi’nin nefesini ensesinde hissetmektedir ve acilen işleri yoluna koyması şarttır. Skora yansımasa da İspanya’da oynanan turun ilk ayağında bunu başarır da aslında… Maç 1-1 bitmesine karşın Milan oyun olarak Real Madrid’i ezmiştir. O maçta Real forvetinde görev alan Butragueno yıllar sonra yönetici olarak beraber çalışacağı Sacchi’ye o maçla ilgili şunu anlatır: “Sizin o gün Bernabeu’ya gelip yaptığınızı ne oyunculuğum sırasında ne de sonrasında gördüm. Beraberliği nasıl kopardık bilmiyorum. Sanki 20 kişiye karşı oynayan 10 kişi gibiydik. Buyo’ya (kaleci) bile pres yapıyordunuz…”

Deplasmanda elde edilen 1-1’lik beraberlik katenaçyoyla yoğrulmuş İtalyan futbol kültürüne göre son derece makuldür çünkü kendi evinizde koparacağınız golsüz bir beraberlik bile tur atlamanıza yetecektir. Fakat o kültürle kavgalı Sacchi’nin hiç de öyle bir niyeti yoktur. İkinci maç oynana kadar yani iki hafta boyunca beraberlik fikrini akıllarından silmek istediği oyuncularına “Şunu kesinlikle unutmayın; kazanabilecekken kazanmazsanız yüzde doksan kaybederseniz. Yani ya burada bir resital sunacağız ya da kaybedeceğiz!” şeklinde telkinde bulunur. Kaptan Baresi de hocasıyla aynı fikirdedir ve maçtan önce basın aracılığıyla arkadaşlarını uyarır: “Yapmamız gereken en son şey 0-0’a oynamak.”

Bu maçı sadece bir yarı final karşılaşması değil bir prestij meselesi olarak gören Sacchi, antrenmanları o kadar ciddi yaptırır ki ikili mücadelelerden birinde Evani sakatlanır. Maça kanatta çıkacak olan Evani’nin sakatlanması büyük bir handikap gibi gözükse de Sacchi bunu fırsata çevirmeyi bilir. Evani’nin yerine ilk XI çıkan Donadoni’yi merkeze koyup Ancelotti’yi kanada atar ki kimse böyle bir şeyi beklemiyordur. Orta sahada oynayan Donadoni’nin enerjikliğine ve sol tarafın emanet edildiği Ancelotti-Maldini ikilisinin sık sık merkeze gelmesine bir de Van Basten’le Gullit’in sahte forvet şeklinde oynamaları eklenince Milan’ın formasyonu 2-8-0’a yakınsar.

Kalabalık Milan orta sahasının yaptığı delicesine pres karşısında çaresiz duruma düşen Real Madrid, çareyi uzun pas yapmakta bulur ama bu sefer de bambaşka bir sorunla karşılaşırlar: Milan’ın defans çizgisi çok öndedir. Hatta o kadar ileridedir ki Milan’ın son adamı olarak görev yapan Baresi’nin ayağı çoğu zaman santra çizgisine değmektedir. Defans çizgisinin bu kadar ileride konuşlanması hem Milan’ın pres gücünü ve baskısını arttırmaktadır hem de rakiplerin ofsayda düşmesini kolaylaştırmaktadır. Zaten ofsayt tuzağını futbol tarihinde en etkili kullanan, bu taktiği arşı alaya çıkaran ekip Sacchi’nin Milan’ıdır. Şöyle bir istatistik vereyim sadece: İspanya’da 1-1 biten maçta, Milan savunması Real Madrid’i tam 27 kez ofsayda düşürmüştür.

Milan’ın ofsayt tuzağını bu kadar etkili kullanmasının altında birkaç faktör yatar. Bunlardan birincisi kuşkusuz ki Sacchi’nin adam adama savunmayı değil de alan savunmasını tercih etmesidir. Aslında o zamanlar İtalya’da pek tercih edilmeyen bu savunma tarzını Sacchi’den evvel Luis Vinicio, yetmişlerin ortasında Napoli’de denemiş ama tutturamamış sonrasındaysa Nils Liedholm hem Roma’da hem de Milan’da tatbik etmiştir. Yani Sacchi gelmeden önce de Milan’da alan savunması kullanılmaktaydı. Gerçi Sacchi kendi alan savunmasıyla selefinin kullandığının çok farklı olduğunu “Benim alan savunmamda rakip hücum oyuncusu alandan alana hareket ettikçe onu marke eden savunmacı da değişir. Liedholm’ün sisteminde ise alanlar karmakarışıktı ve rakip oyuncu alanını da değiştirse markajcısı aynı kalırdı.” diyerek savunur. Zaten Sacchi’ye göre bir defans oyuncusunun odak noktası asla rakibi değil kendi takım arkadaşı olmalı, ona mukabil pozisyon almalıdır. (Alan savunmasını daha iyi özümsemek ve özümsetmek için Fiorentina altyapısını çalıştırırken antrenmanlara a takımdan Arjantinli savunma üstadı Passarella’yı davet edip işin püf noktalarını gösterttiği de vakidir.)

Elimine edilmiş libero, alan savunması ve çizgi halindeki dörtlü defans hattının bir getirisi olan ofsayt tuzağı; hata kabul etmeyen bir taktikler bütünüdür elbette. Onun için de savunma oyuncularının kusursuz bir harmoniyle hareket etmesi gerekir. İşte Sacchi’nin o bitmek bilmez antrenmanlarının büyükçe bir bölümü, bu uyumun inşa edilmesi üzerine kuruludur. Bunlardan herhalde en meşhuru da “gölge oyunu” denilen antrenmandır. Oyuncularının topa odaklanmaktan arkadaşlarıyla olan koordinasyonlarını kaybettiklerini fark eden Sacchi, topu antrenmandan çıkarır. Sacchi’nin işaret ettiği yerdeki “hayali” bir topun etrafına kümelenen futbolcular, pozisyonlarını ve alanlarını arkadaşlarının konumlarına dikkat ederek ayarlarlar. Bu hayali topla yapılan antrenmanla alakalı Sacchi’nin anlattığı bir anekdot var: “Maç yapacağımız günlerin sabahında özel bir çalışma yapardık. Butragueno bana bununla ilgili bir şey anlatmıştı. 89’daki yarı finalden önce bizim antrenmanı izlemesi için bir scout göndermişler. Olup bitenden hiçbir şey anlamayan o scout, bizim on bir as oyuncuyla topsuz ve rakipsiz bir sahada maç yaptığımızı rapor etmiş.”

Tekrar, tekrar, tekrar… Sacchi antrenmanlarda özellikle defans oyuncularına aynı şeyleri defaatle tekrar ettirir. Maldini “çılgınca” olarak nitelediği bu metodu “…öyleydi ama şu anda bile Baresi, Tassotti ve Costacurta’yla bir araya gelsek aynı o zamanki gibi oynayabiliriz… Her şey hâlâ aklımda.” diyerek başarılarının anahtarı olarak işaret ediyor. Bu ekibin konuşmadan anlaşabilecek seviyeye gelmesinde hocalarının yaptırdığı yüzlerce hatta binlerce tekrarın etkisi büyüktür. Sacchi’yi “zamanın çok ilerisinde düşünen bir organizasyon uzmanı” olarak tanımlayan Gullit de Maldini gibi bu tekrarların önemini ve takıma kazandırdıklarını vurgulamak için şöyle bir anısını anlatıyor: “Antrenmanlarda bazen 11’e karşı 7 kişiden oluşan takımlarla maç yapardık. Kaleci, 4 savunmacı ve 2 orta sahadan oluşan o 7 kişilik takıma hiç gol atamazdık. Hatta Sacchi bir gün o 2 orta saha oyuncusunu da çıkardı ve 4 savunmacıya karşı hücum etmeye başladık ama o kadar organizeydiler ki uzaktan şut çekmek dışında hiçbir şey yapamadık.”

Gullit’in bahsettiği o antrenmanda biri kaleci 5 (Galli, Tassotti, Baresi, Costacurta, Maldini) kişiye karşı gol atmaya çalışan 10 kişilik takım Gullit, Van Basten, Rijkaard, Virdis, Evani, Ancelotti, Colombo, Donadoni, Lantignotti ve Mannari’den kuruludur. 15 dakika süren maçtaki tek kural “10 kişilik takım topu kaptırır veya kaybederse kendi yarı sahasının 10 metre gerisinden tekrar atak yapmaya başlar” şeklindedir. Gerçekten de tek bir gol dahi atamazlar.

Saat gibi işleyen bu savunmanın beyni ise kaptan Baresi’dir. 25 yaşına kadar libero oynayan Baresi, dörtlü savunmayı Liedholm’ün gelişiyle tanımış, beklenenden kısa sürede de bu sisteme alışmıştır. Libero oynamanın da verdiği iyi bir top tekniği vardır ve geriden oyun kurmada mahir olduğu gibi Sacchi’nin tam da istediği gibi hücum atraksiyonlarında sık sık yer almaktan çekinmez. Konuşmayı pek sevmemesine rağmen doğuştan lider bir karakterdir ve inisiyatif almayı bilir. Mesela 94 Dünya Kupası esnasında izinli oldukları bir günde Sacchi’den takımın uyumunu arttırmak için antrenmanlara devam etmesini bizzat istemiştir.

Maça tekrar dönersek ilk gol Ancelotti’nin füzesiyle gelir. Golden sonra Milan baskıyı biraz azaltsa da kontrolü elden bırakmaz. Tassotti’nin ortasında Rijkaard’ın kafa vuruşuyla ikiyi bulurlar. Real Madrid bu golden sonra saldırmak için daha fazla çabalasa da öbek halindeki kalabalık Milan savunmasının mukavemetini kıramaz. Bu düzen Sacchi’nin takımına aşılamaya çalıştığı düşüncelerden birinin tezahürüdür: “kısa takım boyu”. Ona göre başarılı bir takımın olmazsa olmazı budur ve gerek dikey gerek yatay olarak birbirine en uzaktaki iki Milanlının arasındaki mesafenin en fazla 25 metre olmasını ister. Der ki “Bu sayede çok fazla enerji harcayıp yorulmadan topa sahip olacaktık. Oyuncularıma bu şekilde oynarsak kimsenin bizi yenemeyeceğini anlatırdım.”

Real Madrid’in ümitlerini yerle yeksan eden üçüncü gol, ikinci golün kopyası şeklinde bu defa Gullit’in kafa vuruşuyla gelir. Dördüncü golü atan Van Basten’in ise “fazla durağan” oynadığı gerekçesiyle neredeyse Sacchi tarafından oyundan alınacağını, kenarda Virdis’in ısınmaya başladığını gördükten sonra kendine geldiğini belirtmekte fayda var. Maçın 5. ve son golü sahanın en iyilerinden birinden, Donadoni’nin ayağından çıkar. Milan bu golü bulduğunda dakika henüz 59’dur ama tamamen frene basarlar. (Ciddi bir şekilde sakatlanan Gullit’in oyundan çıkmasının da bunda payı büyük.) Ne kendileri yeni gol arayışına girerler ne de Madrid’in fırsat bulmasına müsaade ederler.

Skor bir yana bu maçta Milan’ın oynadığı oyun, futbol literatürüne girecek kadar fütüristiktir ve günümüzde oynanan futbolun nüveleri rahatlıkla görülebilir. Maçın son düdüğüyle nihayet hem skor hem de oyun olarak en fazla tatmin olan kişi herhalde Berlusconi’dir. Rakip mevkidaşı Ramon Mendoza’nın kulağına eğilip özür diledikten sonra meşhur sırıtışıyla tribünleri selamlar. Madrid’i çalıştıran Hollandalı hoca Beenhakker, maç sonu demecinde Milan’ın futbolunu “olağanüstü” diye betimler. Ertesi gün Marca “En Üzücü Gece” manşetiyle çıkarken El Mundo Deportivo maçı şöyle özetler: “Hollanda aksanlı bir Milan resitaliydi. Rijkaard, Gullit ve Van Basten’in üçü de golünü attı. Madrid, Milan’ın istediği gibi oynattığı bir kuklaya benziyordu.”

Milan’ın Avrupa’nın en büyüğü olabilmesi için artık önünde tek bir maç vardır. Yarı finalde Galatasaray’ı eleyerek finale çıkan Anghel Iordanescu yönetimindeki Steaua Bucureşti’yi devirdikleri takdirde yirmi senelik hasret son bulacaktır. Steaua ismen  Real Madrid kadar büyük görünmeyebilir ama hiç de hafife alınacak bir takım değildir. Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanalı daha iki sene olan Rumen takımının kadrosunda yer alan Lacatus 7, Hagi ise 6 golle; krallığı önde götüren 8 gollü Van Basten’in hemen arkasında yer almaktadır.

Maçın oynanacağı Camp Nou’yu dolduran 98 bin taraftardan 80 bininin Milan’ı desteklemesi Steaua’nun işini ta en baştan zora sokar. Baresi, o günkü Milan tribününü “O kadar kalabalıklardı ki eve kupasız dönemeyeceğimizi ısınmaya çıktığımızda anlamıştık.” diye anımsar. Gerçi maçın başlamasıyla Milan’ın lehine olan taraftar sayısındaki bu orantısızlığa ihtiyacının olmadığı gün gibi ortaya çıkar çünkü iki takım arasında korkunç bir uçurum vardır. Sacchi’nin Ancelotti’yi aynı Real maçındaki gibi defansın önünden uzaklaştırmasını fırsat bilen Iordanescu, Hagi’yi o bölgeye çekip üretkenlik arasa da nafiledir. Steaua henüz şut bile çekemeden Milan, yirminin üzerinde gol şansı yakalamıştır bile. Gullit’in (2) ve Van Basten’in golleriyle ilk yarıyı 3-0 önde kapatan Milan, 46. dakikada Van Basten’in ayağından bir gol daha bulup aynı Madrid maçında olduğu gibi frene basar. Kısacası Milan’ın rakibini parçalamasına 45 dakika yetmiştir bile. Ona rağmen Rumen kaleci Silviu Lung, yaşadıklarını “Maç bittiğinde tükenmiştim. Bana hayatım boyunca bu kadar çok şut çekilmemişti.” ifadeleriyle anlatacaktır.

L‘Equipe maç yorumunda “Bir zamanlar futbol diye bir oyun vardı… Sonra Milan geldi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” yazar. Sacchi’nin istediği de budur zaten. “İnsanlara doksan dakika boyunca mutluluk vermek istedim. Ve bu mutluluğun safi kazanma duygusundan değil, eğlenmelerinden ve özel bir şeye tanıklık etmelerinden kaynaklanmasını amaçladım.” diyen Sacchi’nin ağzından finalden sonraki günün sabahı şöyledir: “Daha önce hiç deneyimlemediğim bir hisle uyandım. Sıra dışı ve tatlı bu hissi ağzımda hissediyordum. Fark ettim ki bu hissin kaynağı, hayat boyu çalışmamın karşılığını almamdı.”

Maç öncesi popülizmin dibine vurarak Romanya’nın “ateist komünist”lerini yenmek için dua isteyen Berlusconi, akıttığı paranın ve Sacchi kumarını oynayarak aldığı riskin karşılığını ziyadesiyle elde etse de bu başarının asıl meyvesini siyasete atıldığında yiyecektir ki ta o günlerde “ideal İtalyan” figürü olarak popülerleşmeye başlamıştır. Milan’ın Demir Perde’ye ait bir takımı finalde madara etmesi ise ekmeğine yağ sürmüştür. La Repubblica’da yazan Gianni Mura, bu galibiyeti İtalyan faşizminin fikir babalarından şair Gabriele d’Annunzio’nun Karl Marx’a attığı fantezi bir dayağa benzetir.