“Gelmiş geçmiş en iyi İtalyan futbolcu” titri için rakibi çok olabilir (Sivori, Boniperti, Meazza, Rivera, Riva, Mazzola, Maldini, Del Piero, Totti…) ama “gelmiş geçmiş en yetenekli İtalyan futbolcu” olduğu konusu tartışmaya pek de açık bir mevzu değil. Hatta görüyor ve arttırıyorum, benim nazarımda tarihin gördüğü en yetenekli birkaç futbolcudan biridir Roberto Baggio. Maalesef ki bir o kadar da bahtsızdır.

18 Şubat 1967 Caldogno doğumlu. Sekiz çocuklu bir ailenin altıncı göz ağrısı.

Futbolla haşır neşirliği henüz ağzı süt kokarken başlar. Evlerinin yakınındaki futbol sahasında kerahet vakitlerine kadar topla oynar, alıştırmalar yapar. Daha 9 yaşındayken kasabadaki amatör takımın altyapısında forma giymeye başlar. 11 yaşına geldiğinde o takımın yıldızı olmuştur bile. O sezon oynadığı 26 maçta 45 gol atıp 20 asist yapar. 13 yaşındayken 6 gol attığı bir maçın ardından Antonio Mora adlı gözü açık bir scout, o zamanlar Serie C’de takılan Vicenza’nın altyapısına transfer olması için ailesini ikna eder. yaklaşık 500 dolar karşılığında transfer biter. Leblebiciliğe burada da devam eder. 120 maçta attığı 110 golün ardından, 15 yaşındayken, a takıma yükselir. Profesyonelliğe ilk adımı denilebilecek, Serie C’deki ilk maçına 5 Haziran 1983’te Piacenza karşısında çıkar. O sezon hocası tarafından fazla oynatılmaz ama ertesi sezon takımın başına Bruno Giorgi’nin gelmesiyle işler değişir. Kariyerindeki ilk profesyonel golünü 3 Haziran 1984’te, Brescia’ya atar ve bu golü Bruno Giorgi’ye ithaf eder.

84-85 sezonunda attığı 12 golle Vicenza’nın Serie B’ye yükselmesinde büyük pay sahibi olur. Namı, iş bilenlerce çoktan duyulmuştur. İki fenomen; Juve’nin başındaki Trapattoni ve o zamanlar Serie C’deki Rimini’ye hocalık eden Sacchi de bu grupta yer almaktadır. Nasıl almasın ki? İstatistikleri korkunçtur, driblingleri ve tekniği eşsizdir, stilini kendisinin de idol bellediği Zico’ya benzetenler çoktur ve Serie C’nin en iyi oyuncusuna verilen Guerin d’Oro’nun 1985’deki sahibi de kendisidir. Her şey mükemmel gidiyorken ve dahi Fiorentina’yla da flörte başlamışken kariyeri boyunca çok çekeceği sakatlıklardan ilkiyle yüzleşmek zorunda kalır. Sezonun bitmesine günler kala, 5 Mayıs 1985’te oynanan Vicenza-Rimini maçında bir topa kayarak müdahale etmeye çalışırken hem sağ ve sol çapraz bağlarını koparır hem de sağ menisküsünü paramparça eder. Fiorentina yine de transferden vazgeçmez ve bu sakatlıktan sadece iki gün sonra günümüzün parasıyla 3 milyon liret (€1,5m) karşılığında satın alıp kendi hekimlerine teslim eder 18’lik Baggio’yu. (Bu arada 1,5 milyon avro deyip geçmemek gerek; bir sene önce Napoli, dünya transfer rekorunu Maradona’yı Barça’dan 8 milyon avroya alarak kırmıştır.) Kulüp doktorları Baggio’nun durumunu görür görmez futbol hayatının bittiğini düşünürler. Fakat kulüp sahibi Flavio Pontello ondan ümidini kesmez ve kulübü Baggio’nun tedavisi için seferber eder. Nihayetinde Fransa’da bu sakatlıklar üzerine ihtisas sahibi bir cerraha (Profesör Bousquet) emanet edilir. Ameliyatlar, tedaviler, iyileşme süreci derken aylarca oynayamaz Baggio. Lakin yine de takımın en popüler futbolcularından biridir taraftarın gözünde. Kariyerindeki ilk Serie A maçına mor forma içinde ve 21 Eylül 1986 tarihinde Sampdoria karşısında çıkar.

İlk Avrupa maçını ise 17 Eylül 1986’da UEFA Kupası’nda Boavista’ya karşı oynar. 28 Eylül 1986 geldiğindeyse olan yine olur ve tekrar sakatlanır. Yine aylarca oynayamaz ve bacakları yine defalarca kesilip biçilir.

Baggio o yıllarda geçirdiği ameliyat serisini şöyle anlatıyor: “O sakatlıklar benim futbolla tanışmam oldu. Benim ‘fenomen’ olduğumu söyleyen insanların sözleri beni tam havalandırmıştı ki gerçekler tekrar yere basmamı sağladı. Hem de öyle bir sağladı ki çapraz bağlarımı ve menisküsümü o sahada bırakmak zorunda kaldım. Profesörler ayaklarıma bakıp başlarını sallıyorlardı ve bir daha futbol oynayamayacağımı söylüyorlardı. O sakatlık nedeniyle dördü sağdan ikisi soldan olmak üzere altı operasyon geçirdim. Günümüzde rutinleşti ama menisküs ameliyatları o yıllarda korkunçtu. Fransa’da geçirdiğim operasyon ise (1986, Saint-Etienne’deki) en kötüsüydü. Yırtık tendomumu bağlayabilmek için kaval kemiğimden bir delik açtılar. Alerjim olduğu için ağrı kesici de veremediler. Bacağıma 220 tane iç dikiş atıldı. Acıdan can çekişiyordum ve anneme ‘Beni seviyorsan öldür lütfen!’ dediğimi bile hatırlıyorum. Hayatı gözlerinin önünden akıp giden, ümitsiz bir gence dönüşmüştüm. Operasyondan sonraki iki haftada 10 kilo verdim. Fiziksel ve ruhsal acıdan dolayı sürekli ağlıyordum.”

Bilançoya gelince bu ameliyatlar, Baggio’nun vücudunda ve psikolojisinde derin tahribata yol açar. Yıllar sonra yazacağı otobiyografisinde (Una Porta Nel Cielo) “Tüm kariyerim boyunca bir buçuk bacakla oynadım. Kariyerim boyunca bir sezonda yüzde yüz hazır olarak çıktığım maç sayısı 3 ya da 4’tür.” demesi bundandır ki şahsen, sağlıklı bir Baggio’nun nasıl bir futbolcu olabileceğini tahayyül edemiyorum. (Aynı şey Del Piero ve Ronaldo için de geçerli… 98’deki ağır sakatlıktan sonra Del Piero bir daha o eski Del Piero olmadı, Ronaldo 2000’deki sakatlığının etkisini hiçbir zaman atamadı.)

Baggio, bu periyotta manevi açıdan da çöker. Neden bunlar hep benim başıma geliyor diye kaderine isyan eder. O sıralar zaman zaman dertleştiği Maurizio Boldrini nam Budist bir arkadaşı vardır ve onun görüşlerinden etkilenmeye başlar. 1 Ocak 1988 günü, sabahın köründe Maurizio’nun kapısını çalar ve “Ben Budist olmak istiyorum.” der. Bu durumu açıklamak için üç ay karın ağrısı çektiği koyu Katolik ailesinin her türlü itirazına rağmen (Annesi, oğlunun bu sevdadan vazgeçmesi için eve bir rahip bile çağırır.) yolundan dönmez, hem de koyu bir Budist olur. Yeni dininin inceliklerini öğrenmek için Japonyalara kadar uçar. Budizm, Baggio’yu ehlileştirir ve düştüğü boşluktan çıkmasına yardım eder. “Hayatın gerçeklerinin acı olduğunu o zaman anlamaya başladım.” der Budizm’in hayatında neleri değiştirdiği sorulduğunda. Her maç öncesi yarım saat meditasyon yaparak hazırlık yapar. Japon menşeili “Soka Gakkai” tarikatına mensuptur. Kaptanlığı müddetince bu tarikatın renklerinden mülhem sarı, kırmızı, mavi renkleri ve dahi “Kazanmalıyız” anlamına gelen Japonca düsturu pazubendinde taşır:

Annesine gelince aradan yıllar da geçse Tanrı’ya her gece oğlunu doğru yola sevk etmesi için dua ettiğini açıklar bir röportajda.

Ne olursa olsun Fiorentina, Baggio’ya hiç yüz çevirmez. İşte bu yüzdendir ki Baggio bir başka sever mor menekşeleri. “Floransa’dan hiç ayrılmayacağım, kimse beni buradan koparamaz.” diye bir söz verir 1987’de…

Ağır sakatlıklar silsilesini atlattıktan sonra yavaş yavaş sahalara döner ve 10 Mayıs 1987’de şampiyonluğunu ilan etmiş Maradona’lı Napoli’yle yaptıkları maçta frikikten kariyerinin ilk Serie A golünü atar. Maç 1-1 biter ki Fiorentina bu sayede küme düşmekten kurtulur.

Bu golle beraber Baggio’nun yükselişi başlar. Sven-göran Eriksson yönetimindeki 88-89 sezonu kendisi için bomba geçer. İtalya Kupası’nda çeyrek finalde o sezonun şampiyonu Sampdoria’ya kaybedene kadar 9 gol kaydeder. Yine Serie a’da 15 gol atarak en skorer üçüncü futbolcu olur. (Önündekiler de boru değil; “capocannoniere” 22 golle Serena, ikinciliği 19’ar golle Careca ve Van Basten paylaşıyor.) O sezon ekürisi Stefano Borgonovo’yla beraber takımın ligde attığı 44 golün 29’unu parseller. Bu ikiliye, aralarındaki uyum münasebetiyle “B2” lakabı takılır. Konudan gene sapacağım ama Borgonovo ilerleyen yıllarda ALS denen meretle cebelleşmiş ve maalesef 2013’te henüz 49 yaşındayken terk-i diyar eylemişti. Ölmeden önce, 2008’de kendi kurduğu vakıf için Artemio Franchi’de iki eski takımı, Fiorentina ve Milan bir gösteri maçı yapmış, Baggio bir an olsun yalnız bırakmamıştı Borgonovo’yu:

Bu kareler de ikilinin en delişmen zamanlarından:

1989-1990, Fiorentina’nın Serie A’da ıstırap çekip Avrupa’da döktürdüğü bir sezon olur. Göran Eriksson’un Benfica’ya gitmesinden ve dahi kiralık oynayan Borgonovo’nun Milan’a dönmesinden etkilenen takım, sezon boyunca ligde kalma mücadelesi verir. O zamanlar dört takımın küme düştüğü Serie A’da 13’üncü olabilirler ki Serie B’ye düşen son takım olan 15’inci Udinese’yle aralarında sadece 1 puan vardır. Baggio’ya gelince attığı 17 golle tek başına takımın ayakta kalmasını sağlar. Ayrıca 19 gollü Van Basten’in arkasından gol krallığında ikinci olur. Avrupa’daysa farklı bir Fiorentina vardır. Sırasıyla Atletico, Sochaux, Dinamo Kiev, Auxerre, Werder Bremen engellerini aşan mor menekşeler, finalde bölüm sonu canavarıyla karşılaşırlar: Juventus. O yaz, Fiorentina taraftarını daha çok kızdıracak olan Juve, ilk darbeyi iki ayaklı eşleşmeyi 3-1’le geçip kupayı Fiorentina’nın ellerinden alarak vurur. Her şeye rağmen gösterdiği üstün performansla Avrupa’nın en iyi genç oyuncusuna verilen Bravo Ödülü, Baggio’nundur. O sezon İnter’de top koşturan Lothar Matthaus’un kazandığı Ballon d’Or listesinde de hiç fena olmayan bir dereceyle 8’inci olmayı başarır. Ödüller, istatistikler bir yana Fiorentina, sabrının (ilk 2 sezonda sadece 5 maç oynamıştır Baggio) karşılığını almıştır. O sezonki performansından sonra Fiorentina’nın ellili yıllardaki efsanevi maestrosu Miguel Montuori “Baggio, Maradona’dan bile daha üretken. Ligdeki en iyi 10 numara olduğuna şüphe yok. Ceza sahasına girdiğinde o kadar sakin ki sanki damarlarında buz dolaşıyor.” der. Adı artık ligin büyükleriyle, bilhassa da Juventus’la anılmaya başlar ama o, bu söylentiyi “Juventus’a gitmek istemiyorum, bunu anlamanız için şehrin duvarlarına mı yazmalıyım?” şeklinde yalanlar. Kendisiyle ilgili hemen her tribute videosunda yer alan Napoli’ye attığı şu imza golü de o sezon gelir:

Baggio; takımı sırtlamaya başlamış, tüm ligin ve Avrupa’nın dikkatini celbetmiş, en önemlisi taraftarın göz bebeği haline gelmiştir. Adına şarkılar yazılır:

Taraftarın üzerinde muazzam bir etkisi vardır. Tek bir sözüyle en azılı ultras tayfasını muma çevirebilecek bir kudrete sahiptir. Bir başına, zaten acı olan ama çok daha acı sonuçlara gebe bir olayı durdurur. Kasım 1989’da Fiorentina-Bologna maçı için trenle Floransa’ya gelen Bologna taraftarı, henüz trenden inmemişken Fiorentina’lı insanlıktan nasibini almamış holiganlarca vandallığa maruz kalırlar, hatta vagonlara molotof kokteyli atılır. Yangından 7 kişi etkilenir ama bir tanesi, henüz 14 yaşındaki Ivan Dall’oglio feci şekilde yanar. Vücudunun yüzde 75’inde ileri derece yanık vardır; tam 8 ameliyat ve 5 aylık tedavinin sonunda hastaneden çıkabilir. Bu duruma çok üzülen Baggio, Ivan’ı hastanede ziyaret eder ve bu şiddeti durduracağına söz verir:

İlk icraatı ise yaptıkları bu acımasızlıkla her maç öncesi “Yan bebeğim yan!” diye tezahürat ederek akılları sıra dalga geçen Fiorentina’lı futbol teröristlerini susturmak olur. Bu tezahüratı tekrar yaparlarsa maçın ortasında bile olsa sahayı terk edeceğini söyleyerek bu holiganları tehdit eder. O saatten sonra bu iğrenç tezahürat bıçak gibi kesilir. Takdire şayan bu hareketinin karşılığını da alır. Sezonun ikinci yarısında oynanan Bologna-Fiorentina maçında hep bir ağızdan “Fiorentina kümeye!” diye bağıran Bologna taraftarı; iş Baggio’ya geldiğinde alkış tutmaya başlar, lehinde tezahüratlar atar.

O sezon coşmasında özel hayatını rayına oturtmasının da payı büyüktür. Komşu kızı Adreina’yla birbirlerine uzunca bir zamandır yanıktırlar ki cemaziyelevvelleri çocukluk çağlarına kadar gider bu ikilinin. Ta 1982’de Baggio, Vicenza altyapısına gidecekken gönlünü kaptırdığı Adreina’ya bir yüzük verir. Üç hafta süren Vicenza antrenmanları boyunca birbirlerini o kadar özlerler ki Baggio döner dönmez nişanlanırlar. Hem de Baggio’nun Vicenza’ya gitmeden önce verdiği yüzükle. İşte o günden başlayıp yedinci seneye sarkan nişanlılığın ardından 2 Temmuz 1989’da muratlarına ererler.

Her ne kadar artık bir Budist de olsa ailesine ve Adreina’nın ailesine olan saygısından dolayı nikah bir Katolik kilisesinde kıyılır. Düğünün öncesi de civcivlidir. Baggio, hazırlıklara kendisini öylesine kaptırır ki UEFA Kupası’na katılım için 30 Haziran’da Roma’yla oynayacakları -aralarında puan eşitliği vardır- play-off maçını bile unutur. Gelecek sezon finalini oynayacakları turnuvaya katılım hakkını 1-0 kazanırlar ve Baggio, son sürat Caldogno’nun yolunu tutar.

(Günümüzde Roberto’yla Adreina halen evli. Başlarda soğuk yaklaşsa bile artık Adreina da bir Budist. Ellerinizden öper üç tane de çocukları var.)

Tekrar 1990’a dönelim. Fiorentina’da geçen 5 senenin, oynanan 136 maçın ve atılan 55 golün üstüne Baggio’ya İtalya’nın en zengini göz diker: Gianni Agnelli, nam-ı diğer “L’Avvocato”. Şu an Juventus’un başkanlığını yapan Andrea Agnelli’nin amcası, Fiat imparatorluğunun o zamanki hükümdarı; Baggio için gözünü karartmıştır ki gözünü kararttığı zaman yapamayacağı şey yoktur. Misal -her ne kadar Çavuşeskular tarafından reddedilmiş de olsa- Steaua’da oynayan Hagi’yi transfer edebilmek için Bükreş’e bir Fiat fabrikası kurmayı vadettiği söylenir. Şöyle de bir şey var, eğer Hagi’yi alabilse belki de Baggio’ya sulanmayacaktı. Neyse… L’Avvocato niyeti bozmuştur bir kere. Ne pahasına olursa olsun Roberto’yu takımında görmek ister. Fakat İtalya’daki hemen her takım gibi Fiorentina da Juventus’tan nefret etmektedir. Günümüzde de yerli yerinde duran bu “nefret”in oldukça haklı nedenleri de var üstelik. İki takımın tarihteki ilk maçı, 1928’de 11-0 Juve lehine bitiyor ki böyle başlayan bir ilişkiyi Fiorentina’nın sevme ihtimali elbette yok. Fakat asıl kopuş 81-82 sezonuna dayanıyor.

O sezonun son maçına girildiğinde hem Juve’nin hem Fiorentina’nın 44’er puanı vardır. Fiorentina, final maçını kümede kalmak için 1 puana ihtiyaç duyan Cagliari deplasmanında oynayacakken Juventus, evinde hiçbir iddiası bulunmayan orta sıra takımlarından Catanzaro ile karşılaşacaktır. İki maçın da ilk yarısı 0-0 biter ve ikinci yarılar başlar. Fiorentina, Francesco Graziani ile bir gol bulur ama pozisyon esnasında kaleciyi ittirdiği gerekçesiyle gol -tartışmalı bir şekilde- iptal edilir. Torino’daki maçtaysa Juventus kazandığı penaltıyı İrlandalı efsane Liam Brady ile gole çevirip maçı 1-0 kazanır. Juve’nin kazandığı penaltı buz gibi penaltıdır ama ilk yarı Catanzaro’nun da bir penaltısı verilmemiştir (Fiorentinalıların yalancısıyız). Maçlar biter, Juventus 20’nci şampiyonluğunu kutlarken Floransa’da bizdeki ‘şerefli ikincilik’ mefhumu kabilinden “Hırsız olmaktansa ikinci olmak daha iyidir” pankartları açılmaya ve dahi bu söz dillere pelesenk olmaya başlar bile. Yukarıda kısaca geçtim ama 1990’daki iki ayaklı UEFA kupası finalinde de hoş şeyler yaşanmaz iki takım arasında. Torino’da oynanan ilk maç 1-1 giderken Juventus’lu Casiraghi, Fiorentina’lı Celeste Pin’i alenen iteler ama hakemler görmez. 3-1 Juve lehine noktalanan maç sonunda, Celeste Pin kameraların da duyacağı şekilde Juve’nin hocası Dino Zoff’a “Hırsızlar!” diye bağırır. Basın toplantısında Juve kalecisi Stefano Tacconi “Sözcüklerle yapılan savaşı onlar kazanabilir, biz sahadakini kazanacağız.” der ve de öyle olur, Floransa’daki ikinci maç 0-0 biter ve kupa zebraların olur.

Tüm bunlardan sonra iki kulüp arasındaki gerildikçe gerilen bağlar 1990’da “tamamen” kopar. Fiorentina’nın o zamanki sahibi -hani Baggio’yu da alan- Ranieri Pontello; Agnelli’nin transfer için tam yetki verdiği, has adamlarından, Ferrari’nin CEO’luğunu da yürüten Luca di Montezemolo ile el sıkışır. Buna biraz da mecburdur çünkü sayılı gün kalan İtalya 90 için Artemio Franchi yenilenmiş, bu da Pontello’ya çok pahalıya patlamış, adeta cebini delmiştir. (Yakın zamanda yaptığı açıklamada Baggio’yu sattığı için en ufak bir pişmanlık bile duymadığını, kulüp çıkarlarının her şeyden önce geldiğini söylemişti.) Üstüne üstlük Agnelli, o güne kadar görülmemiş, duyulmamış bir meblağ telaffuz eder Baggio için: 16 milyon liret (10 milyon avro). Ağanın eli tutulmaz kabilinden Baggio’ya da haftalık 50.000 pound’a denk gelen bir ücret ödemeyi göze alır ki bu da yıllar boyu kırılamayacak bir başka rekordur. (Baggio’nun menajeri Caliendo bile 2 milyon lireti cukkalar.)

UEFA Kupası finalinden çok kısa bir süre sonra satış duyurulur. Baggio’nun transferinin, hem de Juventus’a transferinin şehri ne hale getireceği az çok kestirilebildiğinden operasyon bir gece yarısı gerçekleşir ama haberi alan Fiorentina taraftarı sokaklara çıkmaya ve ortalığı yakıp yıkmaya başlar bile. İlk hedefleri kulübün merkez binası olur. Yaklaşık 500 taraftar polisle çatışır. 50 kişinin yaralandığı ve 9 kişinin tutuklandığı olaylarda kulüp binası taşlanır, molotof bile atılır. Kulüpteki yöneticilerden birinin kafasının, fırlatılan serseri bir şişe vasıtasıyla yarıldığını gören başkan Pontello iki gün boyunca odasına hapsolur. Baggio’ya gelince Fiorentina’yı bırakmayı hiç mi hiç istemez ve ilk açıklaması “Ben bu transfere zorlandım. kalbimin derinlikleri her zaman mor olarak kalacak.” olur ama Fiorentina taraftarının öfkesinden o da nasibini alarak “Judas” ilan edilir. Dünya kupasına hazırlanan Azzurri’nin Floransa’daki meşhur tesisi Coverciano’ya hava iyice karardıktan sonra bir limuzinin arka koltuklarına saklanarak götürülür. Yine de taraftarın hışmından kurtulamaz. Birkaç gün sonra çıktığı antrenmanı seyretme kisvesiyle tribünleri dolduran Floransalılar, tezahürat ve protestolarla çalışmaların yarıda kesilmesine sebebiyet verirler. Teknik direktör Vicini, “Aptallık dalında dünya kupasını hak ettiler!” diye tahkir ettiği bu Floransalıları bir daha antrenmana aldırmaz… Ki iyi ki de öyle yapar çünkü birkaç gün sonra bazı fanatikler, Coverciano’ya molotof atmayı planlarlarken polis tarafından kıskıvrak yakalanırlar. O esnada milli takımın kamp yeri Roma’nın dışındaki sessiz sakin bir yer olan Marino’ya çoktan taşınmıştır bile.

Baggio-Juve ilişkisi en başından itibaren sıkıntılıdır. En başta Torino’yu ve buranın iklimini yadırgar. Daha sonra gazetecilerden illallah eder. Sessiz, sakin, münzevi bir insanken her antrenmanda onlarca gazeteciyi karşısında görüp soru bombardımanına maruz kalınca darlanır. Gazetecilere göreyse “Roby’siz bir spor sayfası düşünülemez” bile. Taraftarlarla da arası limonidir. İlahi At Kuyruğu, daha transfer tanıtımında Juventus atkısını takmayı reddederek köprüleri atar. Taraftar bu duruma oldukça öfkelense de ileride göreceklerinin yanında bu daha hiçbir şeydir…

Baggio, bir futbol ikonuysa bunda dünya kupalarının payı büyüktür, o yüzden Juventus kariyerine başlamadan 90 Dünya Kupası’ndaki performansına değinmek gerek.

İtalya 90, Baggio’nun ilk milli turnuvasıdır ve ülkenin ondan beklentisi büyüktür ama teknik direktör Azeglio Vicini, Baggio’nun tecrübesizliğini öne sürerek daha çok Vialli’ye şans verir. Grup aşamasındaki ilk iki maçta, Avusturya’ya ve ABD’ye karşı kulübede bekler. Üçüncü maç olan Çekoslovakya maçındaysa 90 dakika oynar ve turnuvanın en güzel golü olarak seçilecek şu sanat eserini icra eder:

1982’yi catenaccio’yla kazanan; liglerinde Maradona, Platini, Zico gibi yetenek abidelerini izleyen ama Gianni Rivera’dan sonra kendi mamulleri bir tane bile fantasista yetiştiremeyen İtalyan halkı Baggio’nun attığı bu golden sonra özlemlerinin dindiğini sanır ama teknik direktör Vicini tam olarak böyle düşünmüyordur. İkinci turdaki Uruguay ve çeyrek finaldeki İrlanda maçlarında Baggio’yu ilk 11’de başlatır ama 90 dakika sahada tutmaz. Schillaci-Baggio ikilisi kusursuz bir uyum yakalamasına rağmen nedendir bilinmez Schillaci-Vialli ikilisinde diretir.

Nihayet beklenen dev maç gelip çatar: İtalya-Arjantin. Maç Napoli’dedir ve Arjantin’de o diyarın tanrısı Maradona oynamaktadır. iki arada bir derede kalan Napoli halkının El Diego’nun basın toplantısındaki şu sözlerinden sonra pek de taraf seçme şansı kalmaz:

“Napolitanlar, unutmayın ki İtalya’da size İtalyan gözüyle bakılmıyor. Bir ülke düşünün ki senenin sadece bir günü size gelip ‘Bizi destekleyin’ desin ve geriye kalan 364 gün boyunca sizi ‘Afrikalı’ diye çağırsın… Sizden bu maçta Arjantin’i desteklemenizi istiyorum.”

Kimin deplasman takımı olduğu belirsiz bu maçta 17. dakikada Schillaci’nin golüyle İtalya 1-0 öne geçse de rüzgarın oğlu Caniggia 67’nci dakikada Arjantin adına beraberlik golünü atar. Baggio’ya gelince maça yedek başlar ve ikinci yarı oyuna girer. Hocası Vicini’nin bu kararını, sonradan “Bana yorgun gözüktüğümü ve bu yüzden ilk 11’de çıkmadığımı söyledi ama o zaman sadece 23 yaşındaydım ve oynamak için çimleri bile yerdim.” şeklinde eleştirir. Maç berabere sonuçlanır ve penaltılara gider. Baggio her ne kadar attığı penaltıyı gole çevirse de sonuç 4-3 Arjantin lehinedir.

Üçüncülük maçıysa Batı Almanya’ya elenen İngiltere’ye karşıdır. Vecini, yoğun eleştirilerden olsa gerek bu defa Baggio’yu ilk 11 çıkarır ve 90 dakika oynamasına müsaade eder. Maçtaki ilk golü Schillaci’nin asistinde Baggio atar. 81’nci dakikada İngiltere beraberliği yakalasa İtalya beş dakika sonra penaltı kazanır. Baggio, altın ayakkabıyı kazanabilmesi için topu Schillaci’ye bırakır ve onun attığı golle “Azzurri” dünya üçüncüsü olur. Bu turnuvayla beraber global bir yıldıza dönüşen Baggio, ayrıca kariyeri boyunca devam edecek olan “hocaların takık olduğu yıldız oyuncu” sendromuna da yakalanmış olur.

Baggio’nun satılmasının Fiorentina açısından bir mantığı olduğunu söylemiştim. Aynı şekilde alınması da Juve için elzemdir. “Il Trap” önderliğinde Avrupa’yı da kasıp kavuran rüya takımla 1986’da kazanılan Scudetto sonrası Juventus’un gerileyişi başlamıştır. Aslında gerileyişten ziyade bir gölgede kalma söz konusudur. Önce Maradona gelip Napoli’de bir mucizeye imza atar, daha sonra Sacchi’nin üç Hollandalısı Milan’la tüm dünyayı sarsar, akabinde de 90 Dünya Kupası’nı kazanan Batı Almanya’nın üç babayiğidini elinde bulunduran İnter başarıyı yakalar. Son derece janti kadrosuyla Sampdoria bile Juve’den daha çok ses getirmeye başlar çizmede. İşte bu kasveti dağıtmanın en iyi yolu Baggio’yu transfer edip Platini’den beri rüzgar bekleyen 10 numaralı formayla arzı endam etmesini sağlamak ve düşmana korku, dosta güven vermektir Agnelli için. Ayrıca şu da var ki Baggio; hem İtalyan hem genç hem yetenekli hem yakışıklıdır; velhasıl prezentabldır ve o yıllarda endüstriyel futbolun tohumları çoktan yeşermiştir. Misal Baggio, 90 Dünya Kupası’nda İtalya’da o kadar popülerdir ki Roma’ya bir tur kapsamında konser vermek için gelen Madonna bile onun milli takımda giydiği 15 numaralı formayı giyer:

Agnelli o yaz, Baggio’yu dımdızlak bırakmamak adına elinden geleni yapmaya çalışır. Kısa zaman önce Almanya’da yılın oyuncusu seçilen süper bücür Thomas Haessler 15 milyon mark gibi korkunç bir paraya alınır. (Gerçi çok verimli olmayıp sene sonunda Roma’nın yolunu tutacaktır.) Aynı zamanda Lazio’dan da 21’lik bir genç transfer edilir: Paolo di Canio.

Transferinden hemen sonra takımın diğer yıldızları Schillaci ve Haesler ile birlikte Baggio:

Ve 1990-1991 sezonu başlar. Bu transferin kendi iradesi dışında geliştiğini söylemesi ve imza töreninde Juventus atkısı takmaması, ilk üç maçında da gollerini sıralamasıyla birlikte bir anda unutulur bile… Ta ki 6 nisan 1991 tarihli Fiorentina-Juventus maçına dek. İki kulüp arasında yıllardır süren nefret, Baggio’nun da transferiyle doruklarına ulaşmıştır ve Artemio Franchi, bu duyguyla dolup taşan taraftarlarca hınca hınç doldurulmuştur. O maça has, Baggio’ya nazire yaparcasına, “Floransa silueti” Fiorentina’lılar tarafından -mor renk ağırlıklı olarak- şöyle efsanevi bir şekilde koreografiye dökülür:

Çok büyük protestolar ve büyük bir ıslık seli eşliğinde bu yüksek tansiyonlu maç başlar. 41’inci dakikada Diego Fuser’in şık frikik golüyle Fiorentina 1-0 öne geçer ve devre böyle kapanır. İkinci yarı başladığında sürekli markaj altındaki Baggio bir yolunu bulur ve ceza sahasına girmeyi başarır ama Fiorentina defansı tarafından gayri nizami bir şekilde durdurulur. Baggio, tam bir penaltı uzmanıdır. Belki de tarihin gördüğü en iyi penaltıcılardan biridir ve haliyle herkes durumun 1-1’e gelmesini beklerken tarihe geçecek bir şey gerçekleşir: Baggio penaltıyı atmayı reddeder. Üstüne üstlük yerine penaltıyı kullanan Luigi de Agostini’nin vuruşunu da Fiorentina kalecisi Mareggini kurtarır. Bu olaydan yaklaşık 10 dakika sonra Juventus’un hocası Maifredi, Baggio’yu oyundan alır. Yaşanan olay yeterince sansasyonel değilmişçesine soyunma odasına doğru giden Baggio, önüne atılan bir Fiorentina atkısını eline alır. Tam Fiorentina’nın en ateşli tribünü olan Curva Fiesole’nin önünden geçerken bu atkıyı göğsüne bastırıp kendine tepki gösteren Fiorentina taraftarını selamlar.

Beklenildiği gibi medya ve Juventus taraftarı Baggio’yu maçtan sonra tefe koyar. Medyanın eleştirileri penaltıyı atmaması üzerinedir ama Baggio’nun açıklaması: “Penaltıyı atmayı reddetmedim. Kaçırmaktan korktum çünkü Mareggini benim nasıl penaltı attığımı en iyi bilen kişiydi…” şeklinde olur ki hakkı da vardır; Baggio ve Mareggini birkaç sene önce eş zamanlı sakatlıklar geçirmiş ve iyileşme evresinde Mareggini, Baggio’nun “yüzlerce” penaltısına maruz kalmıştır. Aynı şekilde hocası Maifredi de Baggio’ya arka çıkar: “Maçtan önce, olası bir penaltıyı Baggio’nun atmaması gerektiğini beraberce kararlaştırmıştık zaten.” der. Bu tartışmayı böylece savuştururlar ama Juventus taraftarının asıl kanına dokunan mevzu Baggio’nun Fiorentina atkısına gösterdiği alaka üzerinedir. Maçtan iki gün sonraki antrenmanı 300’e yakın Juventus taraftarı basarak bu durumu protesto etse de ortalığı sakinleştirmek babacan tavırlarıyla yine Maifedi’ye düşer ve “Eski bir Juventus futbolcusu aynı durumdayken önüne atılan Juventus atkısını yerden alsa onunla gurur duyardınız.” diyerek öfkeli kalabalığı teskin eder. Tarihe geçen o maçtan sonra akıllarda şu kare kalır:

Torino şehrindeki bu çalkantılı ilk sezonunda ligde 14 gol atıp 12 asist yapar. Yarı finalinde Cruyff’un rüya takımına kaybederek elendikleri Kupa Galipleri Kupası’nda 9 gol atarak gol kralı olur. O sene kupayı da kazanacak olan Roma’ya İtalya kupasında çeyrek finalde kaybederler ama Baggio burada da 3 gol atmayı başarır. Yani o sezon her şeye rağmen toplamda 26 gol atmayı başarır. Hatta sezon öncesi Napoli’ye kaybettikleri İtalya Süper Kupası’nda frikikten attığı golü de sayarsak 27 gole ulaşır. Vialli’li, Mancini’li Sampdoria’nın şampiyon olduğu o sezonu Juventus, ancak 7’nci bitirebilir ve Maifedi’nin görevine son verilerek yerine İnter’den -kulübe seksenlerin ortasında altın çağını yaşatan- Trapattoni getirilir.

Agnelli’nin 7’nciliğe verdiği tepki sadece hoca değişimiyle kalmaz elbette. Transfere yine çuvalla para döker. Bayern’den stoperlerin kralı Jürgen Kohler, Lecce’den ölümüne Juve’li genç Conte, Roma’dan dünyanın en kalın kalecisi Peruzzi transfer edilir. Diğer Baggio (kardeş filan değiller bu arada), Dino Baggio da -her ne kadar İnter’e kiralık gönderilse de- o yaz transfer edilenlerden bir diğeridir. İşte bu ahval ve şerait içinde Juve’deki ikinci sezonuna giren Baggio, artık takıma iyiden iyiye uyum sağlar ve lider pozisyona yükselir. Attığı 18 golle 25 gollü Van Basten’in ardından ligin en skorer ikinci oyuncusu olur, üstüne 8 de asist yapar. Yalnız gene şampiyonluğa ulaşamaz. Trapattoni’nin Juve’si, Capello’nun Milan’ının ardından ikinci olur. İtalya Kupası’na gelince ilk ayağını Baggio’nun penaltıdan attığı golle 1-0 kazansalar da ikinci ayağı 2-0 kaybedince kupayı Scala’nın çalıştırdığı Parma’ya kaptırırlar. (Yalnız dikkatinizi celbederim, penaltıdan leblebi gibi gol atmaya devam ediyor bizimki.)

İlahi At Kuyruğu, kariyer zirvesine 1992-1993 sezonunda çıkar. Bir kere o artık takım kaptanıdır ve kulübe olan aidiyeti enikonu sağlamlaşmıştır. Mükemmel tekniği, skorerliği ve liderliğiyle Juve’nin meşhur 10 numaralı formasının içini doldurmuş; taraftarın Platini’den beri beklediği “süper star” hüvviyetine bürünmüştür. Hatta artık Platini’yle mukayese edilmeye başlanmıştır ki Platini “O ne bir 10 numara ne de 9 numara… O tam bir 9,5 numara.” diyerek halefine selam çakmıştır. Le Roi’nin bu sözünde de şüphesiz büyük hikmetler vardır. Zira o sezon Juve’nin kadro yapısında büyük değişimler olmuştur: Baggio’nun refiği Schillaci İnter’e gitmiş; açılan boşluk ise Sampdoria’dan rekor bir ücretle alınan Vialli ve Reggiana’dan transfer edilen Ravanelli’yle birlikte doldurulmuştur. Sonuçta da ortaya şöyle korkunç bir hücum hattı çıkmıştır: Baggio, Vialli, Ravanelli, Di Canio, Casiraghi. Bu forvet enflasyonu sonucu Trapattoni, Baggio’yu biraz daha geriye çekip fantasista rolüne ikame etmiştir. O yaz transfer edilen başka yıldızlar da vardır: İngilizlerin medarı iftiharı David Platt ve vintage Alman panzeri Andreas Möller. Bunca yıldızın arasında Trapattoni’nin Serie C takımlarından Caratese ile oynanan bir hazırlık maçında beğendiği, part time futbolculuk, part time bir mobilya fabrikasında işçilik yapan 22’lik sağ bek Moreno Torricelli de sıkıştırılır. Velhasıl ortaya yakışıklı bir kadro çıkar. Misal sezonun ilk yarısındaki Udinese maçına çıkan ilk 11’i şöyledir: Peruzzi, Kohler, Carrera, Torricelli, Dino Baggio, Galia, Platt, Möller, İlahi At Kuyruğu, Vialli, Di Canio. Bu maç 5-1 biter ve gollerin 4’ü Baggio’ya aittir. David Platt bu maçı “Baggio, yarım saat içinde 4 gol atıp fişi çekmişti. Hiçbir futbolcudan böyle bir performans gördüğümü sanmıyorum. Baggio o maçta alev almıştı…” şeklinde tasvir eder. O sezon Baggio Serie A’da 21 gol atarak Lazio’lu Signori’nin ardından gol krallığı yarışını 2’nci tamamlar ama araya 6 da asist sıkıştırmayı ihmal etmez. Fakat şampiyonluk gene gelmez. O sezon adı ve formatı değiştirilen Şampiyon Kulüpler Kupası ya da yeni ve günümüzdeki ismiyle Şampiyonlar Ligi’ni finalde Marsilya’ya kaptıran Capello’lu Milan, ligi şampiyon bitirir. Onları hemşerileri İnter takip eder. O sezon Kupa Galipleri Kupası’nı kazanan Parma 3.’dür. Juventus ise onca yatırıma rağmen ancak 4’üncü olabilir. Teselliyi ise UEFA Kupası’nda bulurlar. Sırasıyla Anorthosis, Panathinaikos, Sigma, Benfica ve PSG’yi eleyip finalde de o sıralar Avrupa kupaları finallerinde daha çokça karşılaşacakları Dortmund’a iki ayakta toplam 6 gol atarak (1-3/3-0) kupanın sahibi olmayı başarırlar. Baggio burada da 5 gol atar. 1993 yılında kariyer rekoruna ulaşır: tüm mecralarda 39 gol atmayı başarır. Bu da onun Rivera ve Rossi’den sonra Ballon d’Or’u kazanan 3’üncü İtalyan olmasını sağlar.

150 puandan 142’sini alarak kazandığı Ballon d’Or o sezon kazandığı tek ödül değildir. FIFA dünyada yılın futbolcusu olarak zatı alilerini seçer. Bunların cabası Onze d’Or ve World Soccer tarafınca da yılın futbolcusu olarak takdir edilir. Tüm bunlar, onun artık dünyanın en iyisi olduğunu perçinlemiş aynı zamanda da onu dünyanın en meşhur futbolcusu yapmıştır. Elbet her şey güllük gülistanlık değildir. Yazının başlarında da naklettiğim gibi daha gencecikken geçirdiği o ağır sakatlıklar hiçbir zaman tam olarak iyileşmez. Her sezon az veya çok sakatlanır, maç kaçırır. Misal, TRT’nin doksanlardaki efsanevi spor programı Avrupa’dan Futbol’un bir arşiv kaydını izlerken denk geldiğim bir tanesi.

Taraftarlar, kendisine zaten tapıyordur ama en büyük hayranı kuşkusuz Agnelli’dir. “At kuyruklarını hiç sevmem ama Baggio böyle oynamaya devam ettikçe o püskülleri uzatması umrumda bile değil.” diyerek takıldığı Baggio’yu çok sever. Büyük de bir tablo koleksiyoneri olan Agnelli, Baggio’nun oynadığı futbolu sanata, Baggio’yu da Raphael’e benzetir.

Fakat o yaz Juventus’un olduğu kadar Baggio’nun geleceğini de etkileyecek çok mühim bir hadise yaşanır. Agnelli’nin ileride bir başka Rönesans ressamı olan Pinturicchio namıyla anacağı 19 yaşındaki bir genç transfer edilir Padova’dan: Alessandro Del Piero. Baggio’nun Del Piero’yla ilgili izlenimi “Büyük bir futbolcu olmak için gereken her şeye sahip.” şeklindedir.

Ravanelli-Vialli ikilisi tam birbirine alıştı derken Vialli’nin 94 Dünya Kupası’nı kaçırmasına da sebebiyet verecek sakatlıkları işin rengini değiştirir. Di Canio’nun da Napoli’ye kiralanmasıyla Trapattoni’nin forvet rotasyonu Ravanelli, Baggio ve Del Piero üçlüsüne kalır. Baggio, o sezonda da kronikleşen sakatlıklarını geçirmeye devam eder ve mart ayında minik bir menisküs operasyonu geçirir.

Trapattoni, Vialli’nin sakatlığı ve Del Piero’nun çaylaklığından dolayı her ne kadar Baggio’yu zaman zaman santrfor olarak kullansa da o artık 10 numara oynayabilecek olgunluğa çoktan erimiştir. Zaten Baggio gibi bir adamın safi forvet olarak kalması yeteneklerinin çok azını sergilemesine sebep olurdu… Kendisi de pek mahir bir yıldız olan Brian Laudrup onunla ilgili olarak “Kuşkusuz modern futboldaki en yetenekli 10 numara, o.” derken, Ryan Gigs tarafından “İyi bir futbolcunun neye benzediğini görmek istiyorsanız Baggio’ya bakın.” şeklinde övülür. Tarihin gördüğü en iyi şutörlerden Matthew Le Tissier’e karşılaştığı en iyi futbolcu sorulduğundaysa “Kesinlikle Baggio. Top onun ayağındayken futbol oldukça basit görünüyordu.” der. Le Tissier’in meramını, çok daha edebi bir kişiliğe sahip olan Eduarda Galeano, çok daha estetik bir şekilde “Onun bacakları, kendi zekalarına ve iradelerine sahipler; şut çektiğindeyse buna karar veren ayakları…” diye aktarır. Roy Hodgson’ın kendisine dair fikirleri “Fiziksel olarak olağanüstü hiçbir özelliği yok ama daima doğru zamanda doğru şeyi yapıyor. Çok rahat top sürebiliyor ve daha da önemlisi sahip olduğu saha görüşü. En ufak şut veya pas opsiyonunu bile görebilme yeteneğini haiz.” şeklindedir. Juventus tarihinin en abidevi futbolcusu Boniperti’ye göre; ne yapacağı öngörülemez ve tüy gibi hafif bir kelebektir Baggio. Onu izlerken neşelenir ve büyülenirsin, top onun ayağındayken futbol denen oyunu sevmeme şansın yoktur. Bunca adamın elbet bir bildiği vardır ama daktilosuyla sadece İtalyan futboluna değil dünya futboluna ve literatürüne de istikamet veren müteveffa Gianni Brera’nın, benim de bu yazının başında sorguladığım soruya açıklık getiren ve Baggio’yu arşı alaya yükselten şu sözü en mühimidir: “Şanslıyım ki Meazza’yı da Rivera’yı da canlı izleyebildim… Ve bir mukayese yapmam gerekirse Baggio’yu Rivera’nın önüne, Meazza’nın yanına koyarım. O bir serap…”

Hemen hemen tüm dünya tarafından “en iyi” olarak görülen Roby, maalesef ki 93-94 sezonunu da kupasız kapatır. Attığı 17 gol ve 8 asist gene berhava olur. Capello’nun Milan’ı karşısında pek de şansları yoktur çünkü o Milan, Cruyff’un “dream team” olarak nitelenen ve o sezon -Baggio’nun önünde- Ballon d’Or’u kazanan Stoichkov’a da sahip olan Barcelona’sını Şampiyonlar Ligi finalinde 4-0’la hacamat edecek kadar güçlü; ligde şampiyon olurken de 34 maçta sadece 36 gol atıp buna mukabil yalnızca 15 gol yiyecek kadar da taş bir takımdır. Juve’nin ikinci olmasında Baggio’nun o sezon sakatlıklardan çekmesinin de payı vardır ki bu sakatlıklar dünya kupasındaki performansını da etkileyecektir daha. (Bu arada bıyıkları yeni yeni terlemeye başlayan Del Piero da hiç zorluk çekmeden takıma alışmış ve Baggio’nun oynayamadığı maçlarda rüşdünü ispatlamıştır.)

Seneler seneleri kovalamış ve nihayet beklenen günler gelmiştir: 94 Dünya Kupası başlamak üzeredir. Tüm dünyanın gözü Baggio’nun üzerindedir ve turnuvanın albenisini arttıran en önemli unsur odur. Sports Illustrated, “Eğer futbolu Amerika’da sevdirecek birisi varsa o da Azzurri’nin şık süper starı Roberto Baggio’dur…” derken, New York Times turnuva öncesi Baggio’yu tanıtmak için tam bir sayfa ayırır.

1982’de Kupayı kazandıktan sonra 86’da 2’nci turda, 90’da da yarı finalde elenen Azzurri’yle ilgili beklentiler yüksektir. İtalyanlar önce Baggio’ya sonra yüce taktisyen Sacchi’ye sonsuz güvenmektedirler. Keza Sacchi de -her ne kadar stilinden dolayı sisteminde arıza çıkartsa da- ezelden beri büyük hayranıdır İlahi At Kuyruğunun. Baggio ise “4 yıl önce başaramadım ama bu sefer bu kupanın sahibi olmak istiyorum.” der ve ekler: “En büyük hayalim finale çıkmak ve 90’ıncı dakikada kupayı kazandıracak golü atmak. Bunun için her şeyi yaparım, tabii saçlarımı kesmek dışında.”

Elbet Baggio’nun validesi Matilda’nın da bu kupayla ilgili görüşleri alınır: “İki hayalim var. Birincisi oğlumun önderliğindeki İtalya’nın kupayı kazanması, ikincisiyse onun bu vesileyle Budizm sevdasından vazgeçip tekrar koyu bir Katolik olması…”

Baggio’dan beklentilerin bu kadar büyük olmasında dünyanın en iyi futbolcusu olarak görülmesinin dışında da nedenler vardır. Mesela İtalya dünya kupasına katılabildiyse bundaki aslan payı ona aittir. İtalya, eleme aşamasında grubunu zar zor da olsa lider bitirirken 5 gollü Baggio, takımın en skoreri olmuştur.

Bir diğer meseleyse Azzurri’nin kadrosudur. Takımda müthiş savunmacılar (Tassotti, Maldini, Costacurta, Baresi) ve harika askerler (Conte, Donadoni, Albertini, Dino Baggio) vardır ama pozisyon yaratabilecek, oyun kuracak, topla arası iyi kısacası yetenekli adam sayısı azdır. Çaptan düşen Schillaci, sakatlıklarla cebelleşen Vialli ve Sacchi’yle papaz olan Mancini kadroda yoktur. Bu şartlar altında takımın velinimeti Roberto Baggio’dan başkası değildir.

Ve turnuva başlar. E grubunda İrlanda, Norveç ve Meksika’yla yarışacak olan İtalya’nın ilk maçı İrlanda’yladır. New Jersey’deki maçta henüz tarihindeki ikinci dünya kupasını oynayan İrlanda, İtalya’ya futbol dersi verir. İrlanda, tüm sahayı kullanırken İtalya sadece Baggio’nun yakınsadığı sol kanat üzerinden bir şeyler yapmaya çalışır. İrlanda’nın teknik direktörü Jack Charlton bunu öngörmüş ve takımın azman savunmacısı Paul McGrath’ı Baggio’nun peşine takmıştır ki McGrath, Baggio’yu maç boyu paket eder. İtalya’yı durduran İrlanda, Costacurta’nın ve Baresi’nin ortaklaşa yaptığı hatayı değerlendirerek maçı 1-0 kazanır. Bu beklenmedik sonuç karşısında eleştirilerin odak noktasında Sacchi vardır. Milan’dan da talebesi olan Baresi’nin dümen suyuna uyarak bir 11 çıkardığı konusunda tenkit edilir. Baggio’ya gelince sezon boyu ısınan harap ve bitap vücudu yavaştan S.O.S vermeye başlamıştır.

Yine de Norveç’le oynanan ikinci maçta daha bir diri gözükür Baggio. Oyuna daha fazla dahil olmakta, daha fazla inisiyatif almaktadır. Fakat çok ilginç bir şey yaşanmak üzeredir… Ama önce biraz flashback…

90 Dünya Kupası’nda Baggio’ya kıyarak okları üstüne çeken Vicini kifayetsizi, 8 eleme maçının 4 tanesinde berabere kalıp İtalya’yı EURO 92’ye götüremeyince federasyon tarafından def edilip yerine Milan’dan sürpriz bir şekilde ayrılan Sacchi getirilir. Dahi hocadan beklentiler büyüktür ama evdeki hesap çarşıya uymaz. Bir kere kendine bir türlü ideal bir 11 belirleyemez. 5 yıl boyunca çalıştırdığı İtalya Milli Takımı’na 77 farklı futbolcuyu çağırır ve bir kez kullandığı 11’i bir daha sahaya sürmez. 94 Dünya Kupası’ndan önceki hazırlık maçları da iç açıcı sayılmaz. Fransa ve Almanya’ya kaybederler. Bunlar da elbette utanacak bir şey yoktur ama açıklaması olmayan bir mağlubiyet daha alırlar ki tarihe geçer. Baggio’nun da oynadığı maçta dördüncü lig takımı Pontedera’ya 2-1 kaybederler:

Baggio konusunda da kafası karışıktır. Aslında kendisi Baggio’yu yıllardır hayranlıkla takip etmektedir ama meşhur 4-4-2’sinde ona yer açmakta zorlanınca davulun sesinin uzaktan hoş geldiğini anlar. Ayrıca Baggio’nun pres gücü de yüksek değildir. Yine de böyle benzersiz bir yeteneğe yer açacak kadar usta bir hocadır Sacchi. Dünya Kupasından önceki basın toplantısında Baggio’yla ilgili sorulan bir soruya “Baggio, çok büyük bir futbolcu ki bu da benim için yeterli.” şeklinde cevap verir. Onu nerede oynatacağı ya da hangi pozisyonun onun için daha uygun olduğu sorulduğunda da “Onun mevkisinin gizemli kalması benim açımdan kasıtlı bir tercih. Şayet ona açık bir rol belirlersem rakiplerin önlem alması kolaylaşır.” der.

Şimdi Norveç maçına tekrar dönelim. Norveç, dünya kupasına katılırken iğrenç bir futbol oynamış (İngiltere’yle oynadıkları bir maçtan sonra “Snorway” manşeti attıracak derecede) ama gereken sonuçları da takır takır almıştır. Yine de teknik direktörleri Egil Olsen’in gruptan çıkmaya dair pek ümidi yoktur. Turnuva öncesi “En zor gruba düştük. Meksika ve İrlanda’yla aynı seviyedeyiz. İtalya ise tarihsel olarak bizden bir tık daha önde.” şeklinde konuşurken ilk maçı Meksika karşısında 1-0 kazanıp İtalya’nın da İrlanda karşısında mağlup olduğunu duyunca planlarını değiştirir.

Medya maç öncesi gerilimi iyice köpürtür. Ortalıkta Norveç ve Olsen’le ilgili tevatürler dolaşmaktadır. Bundan önce Olsen’e kaybeden 7 hocanın kovulduğu, acaba 8’incinin de Sacchi mi olacağı muhabbetleri dönmektedir.

Sacchi, kadroyu Baresi’nin yaptığı söylentilerinden rahatsız olmuş olacak ki ikinci maça büyük değişikliklerle çıkar. Fındık burunlu Tassotti’nin yerine Benarrivo’yu, Signori’nin yanına da Norveç defansıyla boğuşmaya daha uygun gördüğü Casiraghi’yi koyar. bu ikilinin arkasındaysa Baggio vardır.

Yukarılarda da söylediğim gibi Baggio ve İtalya bu maçta çok daha iyidir. Sacchi’nin meşhur pres futbolu çalışmakta, Norveç kendi yarı sahasını zor geçerken İtalya tehlikeli ataklar yapmaktadır. Golün gelmesi kaçınılmazdır… Derken olanlar olur. Kendisini sonradan “Başka seçeneğim yoktu.” şeklinde savunacak olan Pagliuca, havadan gelen bir topun Norveçli oyuncuya ulaşmaması için ceza sahasına kadar çıkıp topu çeler. Fakat bunu eliyle yaptığı için pek doğal olarak kırmızıyı da yer.

Gözler Sacchi’dedir. Oyuna Lazio’nun 1993’te 13 milyon liret ödeyip rekor kırarak transfer ettiği kalecisi Luca Marchegiani’nin girmesi gerekmektedir. Herkes Signori-Casiraghi ikilisinden birinin oyundan alınmasını beklerken dördüncü hakemin elinde “10” yazan tabela görülür. Sonraları, o an yaşadığı şoku “Yanlış tabelanın kaldırıldığını sandım.” şeklinde tarif edecek olan Baggio, bir yanlışlık olmadığını anlayıp yavaş yavaş kenara gelirken Budizm öğretilerini bir kenara bırakarak “Bu adam kafayı yemiş!” diye bağırır.

O an tek şaşıran Baggio da değildir elbet. Casiraghi yıllar sonra “Oyundan çıkmaya hazırdım. Tabelada Baggio’nun numarasını görünce herkes kadar ben de şaşırdım. O an anlam verememiştim ama şu an bir antrenör olarak Sacchi’nin amacını anlayabiliyorum.” şeklinde konuşur. Peki nedir Sacchi’nin amacı? Maç sonunda şöyle açıklar: “Baggio değişikliği verilmesi zor bir karardı ama bunu hem onun hem de takımın iyiliği için yaptım çünkü maçın bitmesine 70 dakika vardı ve bana deliler gibi koşacak 9 adam lazımdı. Baggio’yu da yormak istemedim. Meksika maçında ona çok ihtiyacımız olacak.”

İşler yeterince batmamış gibi 49’uncu dakikada dizinden ameliyat da geçirmesine sebebiyet verecek bir şekilde Baresi’yi kaybeder İtalya. Fakat takım salıvermez. Sacchi’nin hesapladığı gibi tüm takım kora kor mücadele eder. 69’uncu dakikada Dino Baggio’nun attığı kafa golüyle emeklerinin karşılığını alırlar.

Maç sonunda Baggio daha sakindir ve “20 dakika geçmişken oyundan alınmak hoşuma gitmemişti ama koç böyle karar verdi. Üzerimizde kaybetme korkusu vardı ama bu galibiyet bize büyük bir moral verecek.” diyerek yuvarlak bir konuşma yapar. Ne olursa olsun Sacchi’nin taktiği işe yaramış ve bir maçlığına da olsa kahramanlık payesi diğer Baggio’ya geçmiştir.

Gruptaki son maç Meksika’yladır. 3 puanlı Meksika, o anki İtalya’dan çok daha iyi bir takım görünümündedir ve bu maçta da geriye düşmelerine karşın güzel bir futbolla beraberliği yakalayarak grubu lider bitirirler. İtalya gene kötüdür, Baggio güzel bir şut dışında yine yokları oynamıştır. Üç maçta 2 gol atıp 4 puan toplayabilen İtalya, şans eseri, en iyi üçüncülerden biri olarak bir üst tura çıkmayı başarır.

Dört takımın da 4 puanlı olduğu gruptan İtalya’nın son anda ve şans eseri -Rusya’nın Kamerun’u yenmesiyle- çıkması, beklendiği üzere hem hocanın hem futbolcuların eleştirilmesine neden olur. Lakin Baggio bir başka eleştirilir. Düşenin dostu olmaz, derler; onu en çok sevenler bile bırak arka çıkmayı onu yerden yere vurur. Meksika maçındaki halleri en büyük hamisi Gianni Agnelli tarafından bile “Islak bir tavşan gibiydi.” şeklinde karikatürize edilir.

Bu turnuva artık Baggio için bir izzetinefis meselesi haline gelmiştir. Son 16’da Nijerya’yla yapılacak maçta muhakkak kendini kanıtlaması gerekmektedir. Bu kanıtlama mevzusu da Baggio gibi insanların bir lanetidir. Ballon d’Or da kazansa gol kralı da olsa ağzıyla kuş da tutsa arka arkaya üç maç kötü oynamasına müsaade yoktur. Her gün, her maç tekrar tekrar imtihana çekilir. Baggio, bu durumun farkındadır zaten ve : “Öyle görünüyor ki kaderim sürekli yargılanmak üzerine kurgulanmış.” demişliği de vakidir.

Hele bir de Nijerya maçındaki gibi 25’inci dakikada 1-0 geriye düşüp maçın bitmesine 15 dakika kala da 10 kişi kalınca bu imtihan daha da çetrefilleşir. 74 Dünya Kupası’ndan beri çeyrek finalden aşağısını görmeyen Azzurri’nin elenmesine ve de ihalenin Baggio’nun üzerine kalmasına 2 dakika varken nihayet beklenen gerçekleşir: Kutsal At Kuyruğu yerden düzgün bir vuruşla maça beraberliği getirir. Arkadaşlarının maç arefesinde ona dünyanın en iyi futbolcusu olduğunu hatırlatmaları ve -belki de- ettiği dualar işe yaramıştır. Afrika kartalları yıkılmış, İtalyanlar kendilerine gelmiş, en önemlisi Baggio şeytanın bacağını kırmıştır. Tabii kendi bacakları da çok sağlam değildir. (Golden sonra önce sevinir sonra sağlık ekibinin yanına koşar.)

Uzatmalara giden maçta fişi çekmek yine Baggio’ya nasip olur. 102’nci dakikada ihtisas sahibi olduğu bir vuruşla, yani bir penaltıyla İtalya’yı çeyrek finale taşır. Maç sonundaysa meydan okumasını yapar: “Dünya kupası şimdi başlıyor, hem benim için hem de İtalya için…”

Üç gün sonra oynanan İspanya maçındaki performansıyla söylediği sözün boşa olmadığını kanıtlar. 1-1 giden ve İspanya’nın 83’üncü dakikada inanılmaz bir gol kaçırdığı -ya da Pagliuca’nın inanılmaz bir gol kurtardığı- maçın 87’nci dakikasında Signori’den gelen topu güzel bir şekilde kontrol eder, Zubizarreta’yı çalımlar ve topu dar bir açıdan boş kaleye yollar. Sacchi’nin maç sonunda “Tam bir şampiyon golüydü.” şeklinde betimlediği bu gol, İtalya’yı yarı finale, turnuvanın sürpriz takımı Bulgaristan’ın karşısına taşır.

İtalya, İspanya’yı eler ama aslında bu bir pirus zaferidir. Orta sahanın dinamoları Donadoni ve Evani sakat, savunmanın bel kemiklerinden Tassotti cezalıdır. Bu adamların yerine ikame edilecek oyuncular vardır ama sağ bacağı perte çıkan ve oynaması çok zor gözüken Baggio’nun yerine koyacak kimse yoktur. Böyle bir durumda ne yapacağı sorulan Sacchi “hiçbir planım yok.” şeklinde cevap verir.

Ağrıları hayatının bir parçası olarak gören Baggio, ne yapıp edip Bulgaristan maçına çıkar. Zaten çıkması da gerekir çünkü Avrupa’da o sene kendisinden sıkça rol çalan Stoichkov’la görülmesi gereken bir hesabı vardır.

O ana kadar şansıyla ön plana çıkan İtalya, belki biraz geç de olsa o maçta açılır. Kaptan Maldini’nin liderliğindeki defans hattı kusursuzdur. Orta saha ve hücum hatta tam Sacchi’nin anlayışına uygun şekilde pres yapmaktadır. Lakin en önemlisi Roberto Baggio, dünyanın en yetenekli oyuncusunun nasıl olduğunu gösterircesine şovunu yapmaya başlar. 21’inci dakikada sol kanatta Donadoni’den aldığı topla güzel bir slalom atıp harika bir plaseyle takımını öne geçirir. (Bu gole turnuvanın en güzel golü derdim ama Hagi’nin Kolombiya’ya attığı gol bu tartışmayı açılmamak üzere kapatıyor.) 5 dakika sonra bu sefer Albertini’nin asistinde güzel bir vuruş yaparak maçın skorunu tayin eder.

Sonunda her şey yoluna girmişken 70’inci dakikada Baggio’nun sakatlığı nükseder ve Baggio oyundan çıkar. Soyunma odasında kutlama yapılırken o herkesten uzakta, kafasını ellerinin arasına almış oturmaktadır. Arkadaşları onun meditasyon yaptığını zannederek rahatsız etmek istemezler ama Baggio sakatlığının ne derece ciddi olduğunun farkındadır.

Grup aşamasından sonra oynadığı üç maçta attığı 5 golle vitesi yavaş yavaş arttıran Baggio’nun dizleri artık iflas etmiştir. Turnuvanın başında aşil tendomundan yaşadığı sıkıntılara menisküs ve sağ arka adalesindeki ağrıların da eşlik etmesi buna sebebiyet vermiştir. Sacchi, gazetecilere Baggio’nun finalde oynama ihtimalinin “50-50” olduğunu söyler ki oynayamaması demek finaldeki rakipleri olan Romario’lu, Bebeto’lu, Zinho’lu Brezilya’ya karşı 1-0 geride başlamaları demektir.

Bu can sıkıcı sakatlığa yarı finalin oynandığı New York’tan başlayıp finalin oynanacağı Pasadena-California’ya sürecek 6 saatlik yolculuğun eklenmesi de İtalya’nın ve Baggio’nun bir diğer dezavantajı olur. (Brezilya zaten oradadır.) Aslında çıkması bile başlı başına sakıncalı olan bu yolculuğun sonunda California’ya geldiklerinde maça hazırlanmaları için önlerinde 2 gün vardır. Baggio, doğal olarak antrenmanlara katılamaz. Bu noktada fiziksel dertlerinin arasına bir de psikolojik yılgınlık eklenir. Aklına sürekli “Ya finalde sakatlanırsam?” sorusu gelir.

Baggio, bu can sıkıcı duruma üzülen tek kişi değildir elbette. Hocası, takım arkadaşları ve İtalya’nın gündeminde de oynayıp oynamayacağı vardır. Gazeteler “Tüm İtalya Baggio’nun oynaması için dua ediyor.” manşetleriyle çıkarlar. Sadece bunlar da değil, binlerce kilometre ötede Bangladeş’te Baggio’nun maddi yardım yaptığı bir Budist tapınağında da yüzlerce Budist, Baggio’nun bu maçta oynayabilmesi için günlerce dua eder.

17 Temmuz 1994 Pazar günü, Roberto Baggio finalin oynanacağı 95.000 kişilik Rose Bowl Stadyumu’na sağ bacağındaki büyükçe bir bandajla çıkar.

Bu haldeyken final maçında oynaması-oynatılması İtalya’da halen tartışılagelen bir durumdur. Kimileri Signori dururken o haldeki Baggio’nun sahaya çıkmasının, hem İtalyan milli takımının hem de Baggio’nun sponsorluğunu yapan Diadora’nın baskıları sonucu gerçekleştiğini öne sürer.

Baggio, otobiyografisinde “O maça bacaklarımı kesseler bile çıkardım!” demişti. O turnuva boyunca yaptığı fedakarlıklardan sonra buna karşı çıkmak da zor doğrusu. O maçta Baggio’ya partnerlik yapan Daniele Massaro, o gün Baggio’nun neden oynatıldığı sorulduğunda “Çok basit: bizi finale o çıkarmıştı.” şeklinde yanıt vermişti.

Ne olursa olsun, Baggio o gün çok silik bir oyun oynar. Bunda Brezilya’nın; Nijerya, İspanya veya Bulgarsitan’dan çok daha kallavi ve defansif açıdan kusursuz olmasının da payı büyüktür. İtalya gibi onlar da kontrollü bir oyunu tercih ederler ve Baggio’ya boş alan bırakmazlar. (Yine de uzatmalarda iki ciddi şansı harcar.) 0-0 biten maç penaltılara gider.

Üç hafta önce dizinden ameliyat geçirip turnuvayı kapattığı söylenen ama bu maçta ilk 11 çıkarak bir mucizeye imza atan Kaptan Baresi, ilk penaltıyı kaçırır. Akabinde, Santos’un vuruşu Pagliuca tarafından kurtarılınca Brezilya’nın avantajı kaybolur. Albertini’ye Romario, Evani’ye Branco karşılık verince durum 2-2’ye gelir. Massaro’nun penaltısını Taffarel kurtarması ve Dunga’nın vuruşunu gole çevirmesi ipleri Brezilya’nın eline verir: 3-2. artık İtalya’nın kupa ümidinin devam edebilmesi için hem sıradaki penaltıyı gole çevirmesi hem de Brezilya’nın son penaltıyı kaçırması gerekmektedir.

Topun başına bir penaltı kompetanı olan Roberto Baggio gelir. Bu tanımı da haybeye yapmıyorum bu arada. Kariyeri boyunca yüzde 86’yla penaltı atan, Serie A’nın da penaltıdan en çok gol bulan adamı… [ya da adamıydı, Totti sonradan geçmişti galiba (?)]

Baggio, Taffarel’in penaltılarda sağa ya da sola atladığını etüt ettiği için topu kalenin tam ortasına vurmaya karar verir. Gerisini otobiyografisinden okuyalım:

“O an, kariyerimin en zor anıydı. Finallere gitmeden önce Budist mentorum, bana turnuva boyunca birçok zorluk yaşayacağımı ve en sonunda ne olacaksa olacağını söylemişti. O an söylediklerinin o kadar isabetli olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Turnuva iyi başlamamıştı ve üzerimde çok büyük bir baskı hissediyordum. Sorumluluğum çok büyüktü. Neden sonra, bunun benim dünya kupam olması gerektiğini anladım. Her şey gözlerimin önünde çöküyordu ve ben bir iz bile bırakamıyordum. Gohonzon’a (Tanrısal varlık) inanmasaydım her şey kötü bir kabus olarak kalacaktı. Çok dua ettim. İşler zorlaştıkça daha da kendi içime kapandım.

Fakat Nijerya maçının son saniyelerinde her şey değişti. Topu aldım ve vurdum… Top, defansın bacak arasından geçerek kalenin köşesine gitti. Kimileri buna şans eseri dedi. Evet, o dakikada atılan her golde biraz şans vardır ama belki de o an özel bir şeyler olmuştu. Efendim, bana her zamankinden daha çok yardım etmişti. Ya da bana inancım yardımcı olmuştu: kendime ve iç huzuruma olan inancım.

Bu golden sonra gerginliğim kayboldu. Rahat bir şekilde oynamaya başladım. Kendimi bir kez daha kurtarmıştım. O andan itibaren kendimi çok daha iyi hissediyordum. Sonra yarı finaldeki Bulgarsitan maçında sakatlandım. Aslında ciddi bir şey değildi. Adalelerim yorulmuştu ama bu durum, finale hazırlanmamı etkiledi. Yine de bacaklarımı kesseler bile o maçta oynardım. O maça çıkmam halen tartışılır ama kendimi iyi hissediyordum. Aksi takdirde zaten oynamazdım. O gün tüm sabah kendimi maça hazırladım. Otelin nikah salonunda topla çalıştım. Bacaklarım maça hazırdı. Beni ve takımı etkileyen şeyse yaptığımız yolculuktu. Brezilya’nın aksine uzun bir yolculuk yapmıştık ve hepimiz bitkindik.

Penaltıya gelince övünmek gibi olmasın ama kariyerimde çok az penaltı kaçırdım. Bunlar da ben dışarıya attığım için değil kaleciler kurtardığı içindi. Yani Pasadena’da olan şeyin izahatı kolay değil. Topun başına geçtiğimde bir insan ne kadar konsantre olabilirse o kadar konsantreydim. Taffarel’in her zaman atladığını bildiğim için kalenin ortasına vurmaya karar verdim. Ayaklarıyla kurtaramaması için de bunu biraz havadan yapmayı tasarlıyordum. Aslında teorim çok iyiydi çünkü Taffarel gerçekten de soluna yattı ve planladığım vuruşu kurtarabilme ihtimali yoktu.

Maalesef ve de meçhul bir şekilde top üç metre havaya kalktı ve üst direğin üzerinde uçtu gitti. Yıkılmıştım ama takımın penaltıcısı bendim. Sorumluluklarımdan asla kaçmadım. Penaltıyı kaçıranlar aynı zamanda penaltıyı atabilecek cesarete sahip olanlardır. O an çuvalladım ve bu beni yıllarca etkiledi. Kariyerimin en kötü anıydı. Halen o anı düşünürüm. Eğer kariyerimdeki bir anı silebilme şansım olsa kesinlikle o vuruşu silerdim.

Unutulan şeyse ben o penaltıyı atsam bile Brezilya’nın kaçırmasını beklemek zorunda kalacağımızdı. Çünkü benden önce Baresi ve Massaro da penaltılarını kaçırmıştı. Benim penaltıyı kaçırmam bunların unutulmasını sağladı. Finalde bir sahne seçmeliydiler ve bun benim kaçırışım oldu. Ya da başka bir deyişle bir günah keçisine ihtiyaçları vardı ve bu ben oldum. Ancak yine şunu unutuyorlar ki ben olmasam finale çıkamazdık. O kaçırıştan sonra donup kalmıştım. Böyle bir sonu kabullenemiyordum. Takım arkadaşlarım yemeğe giderken ben kendimi odama kilitlemiştim.

Şimdi düşünüyorum da bir dünya kupası finalini penaltılarla kaybetmek benim kabullenemediğim bir şey. Sahada kaybetsek ne ala… Ama penaltılar sonucu kaybetmek? Bu adil değil. 4 yıllık fedakarlığın ederine 3 dakikalık penaltı atışıyla mı karar verilir? Bu şekilde kazanmak da kaybetmek de bana adilane gelmiyor. Bu durumlarda altın gol kuralı veya ikinci bir maç yapılması çok daha iyi uygulamalar.”

Evet, Baggio kabullense de kabullenmese de İtalya kaybetmiştir… Ve de aynen dediği gibi tüm suç onun üzerine yıkılmıştır. Belki de başına gelecekleri bildiği için o vuruştan sonra kıpırdayamamış ve başını yerden kaldıramamıştır:

Kameralar, fotoğraf makineleri dünya kupası sevinci yaşayan Brezilya milli takımını boş vermiş, Baggio’ya odaklanmıştır. Pagliuca kafasını çimlere gömmüş, Baresi kendini federasyon başkanı Mattarese’nin kollarına bırakmış ama kameralar ve fotoğraf makineleri sadece Baggio’ya dönüktür. Ortada icarus meselini anımsatan, her şeyiyle kusursuz bir drama vardır.

1930’dan o güne dek 15 dünya kupası oynandıysa bunlardan 14 tanesi kazanılmış, sadece 1 tanesi ise kaybedilmiştir. Tüm anlatım bunun üzerinedir ve gerisi maalesef kimsenin umrunda bile değildir.

Baggio’nun karizması, kaçan bir penaltıyla harmanlanmış; Baresi’yi de, Brezilya’yı da hatta koca bir dünya kupasını da gölgede bırakmıştır…