Her ne kadar sezonu İnter ve Napoli’nin ardından üçüncü sırada tamamlasalar da özellikle Real Madrid maçlarındaki ve Şampiyon Kulüpler Kupası finalindeki oyuna bakarak Milan’ın Sacchi dönemindeki en dominant, en parlak futbolunu 1988-1989 sezonunda oynadığı söylenebilir. Bu sezon Sacchi yönetimindeki Milan’ın pik noktasıdır. Üstelik Şampiyon Kulüpler Kupası o sezon kazandıkları tek kupa olmaz. İlki düzenlenen ve bir önceki sezon İtalya Kupası’nı müzesine götüren Sampdoria’yla kapıştıkları İtalya Süper Kupası’nı da koleksiyona eklerler. “Gli Immortali” (Ölümsüzler) diye anılmaları da bu sezona tekabül eder.

Yeni sezonda (1989-1990) Milan’ın oyununda gözle görülür bir gerileme yaşanır. Bunun birden çok nedeni olsa da Gullit’in sakatlıklardan dolayı sezonun neredeyse tamamını kaçırması başı çeker. Kadroda Gullit’in yerine koyacak adam çoktur ama yerini dolduracak adam belki dünya üzerinde dahi yoktur. Ayrıca Sacchi için bir oyuncudan fazlasını ifaden eden bir isimdir: “En iyisi Van Basten’di ama Gullit bir semboldü. Harika bir futbolcu olmasının yanı sıra olağanüstü bir insandı. Bana en fazla yardımcı olan oydu. Sürekli savunmayı düşünen İtalyan oyunculara hücum fikrini aşılamamda bana çok faydası dokundu çünkü o da benim gibi düşünüyordu.”

Gullit’in eksikliğine karşın 89’un Aralık ayında iki büyük başarı daha elde eder Milan. Önceki sezonun Kupa Galipleri Kupası’nın fatihi Barcelona’yla çarpışıp UEFA Süper Kupası’nı kazandıktan sonra Higuita ve Andres Escobar’ı kadrosunda bulunduran Atletico Nacional’i yenerek Kıtalararası Kupa’yı İtalya’ya getirir. Lakin 118. dakikada Evani’nin golüyle galip geldikleri bu maçta akla karayı seçerler. Gerçi Medellin merkezli ve Pablo Escobar destekli Nacional pek de hafife alınacak bir ekip sayılmaz. Bu maçta yaşananlar Sacchi için de bir ilktir: “Nacional’e karşı çok zorlanmıştık çünkü ilk defa o kadar çok atak yapan bir takımla karşılaşmıştık. Yani avcıyken av durumuna düşmüştük. Sabırlı olmalıydık ki bu benim çok da sahip olduğum bir fazilet değildir. İyi değildik ama yine de birçok insanın maç sonunda bizi ‘kötü’ olarak nitelemesini kabul etmiyorum. Onlar Milan’ın harika bir futbol oynadığını anlayamamıştılar. O maç bir Kafka romanını okumaya benziyordu: Ağır ve meşakkatliydi.”

Aralık ayının sonunda düzenlenen Ballon D’or’a bir önceki sezon olduğu gibi yine Milanlı futbolcular damga vurur. 88’de Hollanda’nın kazandığı Avrupa Şampiyonası’nın da etkisiyle Van Basten liderliğindeki üç portakalın parsellediği ödül töreninde zirve bu defa şöyle şekillenir: Van Basten (129 oy), Baresi (88 oy), Rijkaard (45 oy).

Üst üste ikinci Ballon D’or’unu kazanan ve Gullit’in yokluğunda iyice kıymete binen Van Basten’in Sacchi’ye ve yöntemlerine karşı takındığı tavır, sezonun ilerlemesiyle iyiden iyiye kötüleşir. Eski hocası Cruyff’un Barcelona’ya gelmesi için uçurduğu haberlerin bunda etkisi var mıdır bilinmez ama bu ihtimal en çok Berlusconi’yi rahatsız etmiş ve Van Basten’den yana seçtiği tarafını iyice perçinlemiştir. Van Basten ve Berlusconi arasındaki muhabbetin bir benzerini Sacchi’yle yaşayan Gullit ise Hollanda basınına Berlusconi’yle ilgili yaptığı “Hem başkan hem de insan olarak kibirli biri…” açıklamalarıyla yönetim kanadında mimlenir.

Tüm olumsuzluklara rağmen Milan o sezon her kulvarda sonuna kadar ilerler ve hepsini kazanmaya da çok yaklaşır. Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ilk turda Helsinki’yi rahatça eleyip ikinci turda Real Madrid’le eşleşirler. Altı ay önceki şaşaadan uzak bir şekilde San Siro’da 2-0 yendikleri İspanyollara deplasmanda 1-0 kaybetseler oyun olarak üstün taraf kendileridir ve geçen sezon olduğu gibi rakiplerini ofsayda boğmayı (24) ihmal etmezler. Belçika takımı Mechelen’i 0-0 ve 2-0’la eleyen Milan’ın yarı finaldeki rakibi Bayern Münih olur. İtalya’daki ilk maçı Van Basten’in penaltısıyla kazanırlar.

Serie A’da bir önceki sezon gibi erkenden havlu atmayan Milan, şampiyonluk için Napoli’yle mücadele etmektedir ve Maradona’nın olağanüstü formu işlerini hiç de kolay kılmaz. Açtıkları puan farkının, iki Mechelen maçı arasında kaybettikleri Juventus ve İnter karşılaşmalarında erimesiyle Napoli’yle burun buruna gelirler. İtalya Kupası yarı finalinde Milan’a elenen ve Avrupa’ya erken havlu atan Napoli’nin maç yükü Milan’a göre çok azdır ve bu açıdan avantajlı olan taraftır.

18 Nisan 1990 günü, yarı finalin ikinci ayağında deplasmanda Bayern’le karşılaşan Milan 58’de golü yer ve maç uzar. Uzatmalarda kiralık gittiği Fiorentina’dan o sezon dönen rahmetli Borgonovo’yla beraberliği yakalarlar. Bayern ikinci golü atsa da deplasman golüyle Milan finale yükselir… Yükselir ama 120 dakikalık Bayern maçında futbolcuların pili bitmiştir. Dahası bu maçtan sadece dört gün sonra Verona deplasmanına çıkmaları lazımdır ve olası bir puan kaybında averaj farkıyla önde oldukları Napoli’ye liderliği ve ligin bitmesine 1 hafta kala şampiyonluğu kaybetmeleri işten bile değildir. Üstelik Milan bu olayın tıpkısının aynısını 17 sene önce de yaşamıştır…

1973’te Selanik’te Leeds United’a karşı Kupa Galipleri Kupası’nı kazanan Milan, yorgun argın İtalya’ya döndüğünde son haftasına girilen Serie A’da Lazio ile Juventus’un 1 puan önünde lider durumdadır. 20 Mayıs günü deplasmanda Verona’yla oynayacakları maç için federasyona erteleme talebinde bulunsalar da olumlu cevap gelmez. İşin kötü tarafı Verona da kümede kalma mücadelesi veriyordur ve olası bir mağlubiyette Serie B’yi boylama ihtimalleri epey yüksektir. Sonuçta Verona bitap haldeki Milan’ı 5-3 yener; Juventus kazanır, Lazio kaybeder ve şampiyon Juventus olur. Bu olay İtalyan futbol tarihine “La Fatal Verona” (Ölümcül Verona) olarak geçer.

Kısacası tarihin tekerrür etmesi için her şey hazırdır: hafta içi Avrupa’da oynamış ve tüm enerjisini tüketmiş bir adet Milan, yine küme düşmemeye oynayan bir Verona, şampiyonluk için pusuda bekleyen dişli bir rakip… Yani Napoli. Yukarıdaki paragrafların birinde puan farkının eriyip Napoli’nin Milan’ı yakalamasında iki Mechelen maçı arasındaki Juventus ve İnter mağlubiyetlerinin büyük payı olduğundan bahsetmiştim ama o esnada yaşanan tarihi bir hadiseden bahsetmedim. Şöyle ki ligin sondan dördüncü haftasında Atalanta-Napoli maçı 0-0 biter fakat maçta bir olay yaşanır: Atalanta tribünlerinden atılan madeni paralardan biri (100 liret) Napoli orta sahasında oynayan Alemao’ya gelir. Herhangi bir yaralanma yaşanmamasına rağmen oyuncuyu apar topar hastaneye kaldıran Napoli, tahkime başvurur. Tahkim maçı, o zamanki kurallar gereği, taraftar şiddetinden dolayı oyuncusunu kaybeden (!) Napoli lehine 2-0 onaylar ve bu olay da “La monetina di Alemao” (Alemao’nun parası) şeklinde literatürdeki yerini alır.

Yani aslında Milan’ın Napoli’nin 1 puan önünde olması gerekiyorken (2 puanlık sistem var.) ve Verona karşısında alacağı bir beraberlik işini görebilecekken bir anda galibiyete mahkum hale gelir. 33. dakikada Marco Simone’nin frikik golüyle 1-0 öne geçtikleri maça fena da başlamazlar ama dakikalar geçtikçe etkisini gösteren yorgunluk ve bu maçtaki yönetimiyle oldukça ünlenecek hakem Rosario Lo Bello işin rengini değiştirir. Milan’ın lehine iki penaltı pozisyonunu es geçen Lo Bello’ya tepkisini kulübeyi yumruklayarak veren Sacchi, kırmızıyla tribüne gönderilir. Sakatlıklardan dolayı sezon başından beri oynayamayan Gullit ikinci yarı oyuna girse de çok etkisizdir ve 63’te Verona’nın beraberlik golü gelir. Bu gole tepki veremeyen Milanlı futbolcuların laçkalaşan sinirleri 80. dakikadan sonra filmin kopmasına yol açar. Önce 82’de Lo Bello’ya -onun iddiasına göre- tüküren Rijkaard, sonra kendisine yapılan bir faul sonrası çıldırıp formasını çıkaran Van Basten kırmızıyla atılır. 89’da, Verona’nın ikinci golünden sonra ofsaydı görmediği gerekçesiyle yardımcı hakeme küfreden Costacurta da kızaran üçüncü Milanlı futbolcu olarak sahayı terk eder. Deplasmanda Bologna’yı 4-2 yenen Napoli, son haftaya Milan’ın 2 puan önünde girer ve son maçta Lazio’yu 1-0 yenerek tarihindeki ikinci scudetto’sunu kucaklar. Velhasıl Milan ikinci “Fatal Verona”sını yaşar. (La Seconda Fatal Verona)

 

Bu maçla ilgili tartışmalar haftalarca, aylarca hatta yıllarca devam eder ama maç sonu sadece “İbret verici bir hakemlik seyrettik.” demekle yetinen Berlusconi, oyuncuların ve Sacchi’nin bu topa girmesine izin vermez ve konuşmalarını yasaklar. Olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra Lo Bello’ya yaşananlar sorulduğunda şunları söyler: “İnsanlar bir şeyi unutuyor ki o maçtan iki sezon önce Milan’ın deplasmanda Napoli’yi 3-2 mağlup edip şampiyonluğa yürüdüğü maçı da ben yönetmiştim. Milan’ın o gün yorgun olup olmadığıyla ilgili yorum yapamam ama derin bir öfkeyle sahaya çıktıklarını söyleyebilirim. İtirazları ve protestoları sıra dışıydı ve birçok hata yaptılar. Hazır olmayan Gullit’in oynatılması yanlıştı mesela… Sacchi’yi öfkesinden ve kulübeden bana söylediklerinden dolayı attım. Rijkaard, biri elime biri ayağıma olmak üzere bana iki defa tükürdü, zaten bir ay sonra da dünya kupasında Völler’e tükürdü. Van Basten şımarıkça tişörtünü yere vurdu, Costacurta ise yardımcıma ‘sahtekar’ dedi. Kısacası Milan sahaya öfke patlamasıyla çıkmıştı. Maçtan sonra Galliani mahcup bir şekilde takım adına benden özür diledi ama ertesi gün medyada bana saldırmaya başladılar ve bunu tam on yıl boyunca sürdürdüler. İşin arkasında kimin olduğunu tahmin edersiniz…”

Çok ilginç bir detay daha. “La Fatal Verona”nın yaşandığı sezon (1972-1973), bitime beş hafta kala Milan deplasmanda Lazio’yla karşılaşır ve skandal kararlarla (Lazio’ya çıkmayan kartlar, ofsayt diye iptal edilen Milan golü vs.) 2-1 yenilirler. Maç sonuna doğru Milan’ın efsanevi playmaker’ı Gianni Rivera ve yine bir başka efsanesi olan hocası Nereo Rocco, hakeme gösterdikleri tepkiler nedeniyle kırmızı kart görürler. Aslında maçı İtalya’nın en meşhur ve en tecrübeli hakemi yönetmiştir. Tipi, jestleri, mimikleri ve şovmen kişiliğiyle ülkenin en tanınan figürlerinden bir haline gelen ve daha sonra siyasete de atılan bu hakemin adı Concetto Lo Bello’dur… Rosario Lo Bello’nun babası.

“Babamın Milan’la olan geçmişi düşünüldüğünde beni Verona maçına vermemeleri gerekirdi.” diyen Rosario Lo Bello’nun en azından bu konuda haklı olduğunu söylemek mümkün. Ne olursa olsun Milanlılar, “Lo Bello” isminden günümüzde bile nefret ediyor. Hatta birkaç ay önce Van Basten’le Rosario medya üzerinden atıştı. “O sezon İtalyan futbol sistemi şampiyonluğu bizden çalıp Napoli’ye verdi. Önce Atalanta-Napoli maçı sonra bizim Verona’da yaşadıklarımız… O maçta bizim kaybetmemiz için elinden gelen her şeyi yapan Lo Bello tarafından tuzağa düşürüldük…” diyen Hollandalıya Lo Bello’nun cevabı şu şekilde oldu: “Herkes o sezonki Atalanta-Napoli maçını konuşuyor ama aynı gün oynanan ve 0-0 biten Bologna-Milan maçında ev sahibinin verilmeyen nizami golünden kimse bahsetmiyor… Van Basten’in daha sakin olması gerekirdi. 88’de Milan, San Paolo’da şampiyon olurken Napoli taraftarı onları alkışlıyordu. Bir avukat arkadaşımla görüştüm ve Van Basten’e dava açacağım…”

Verona’da kaçan şampiyonluktan üç gün sonra iki ayak üzerinden oynanan ve ilki Torino’da 0-0 biten İtalya Kupası finalinde Juventus’u ağırlayan Milan, maçı 1-0 kaybedip büyük bir hezimet daha yaşar. Artık ellerinde kazanabilecekleri sadece Şampiyon Kulüpler Kupası kalır. Finaldeki rakipleri Sven-Göran Eriksson’un çalıştırdığı Benfica’dır. 23 Mayıs 1990 günü oynanacak finalin İtalya için de büyük önemi vardır çünkü 9 Mayıs’ta Anderlecht’i yenen Sampdoria, Kupa Galipleri Kupası’nı; 16 Mayıs’ta Fiorentina’yı yenen Juventus, UEFA Kupası’nı kazanmıştır ve Milan’ın olası bir şampiyonluğuyla yapacakları üçleme İtalya 90 öncesi dosta güven, düşmana korku vermesi açısından elzemdir.

Viyana’daki Prater Stadyumu’nda oynanacak final öncesi tribünlerdeki Milan taraftarında yakın zaman önce kaçırdıkları Serie A şampiyonluğunun etkisi halen gözükmektedir. Mesela tribünde açılan pankartlardan birinin üstünde “Napoli, sen de finale çıkmak istiyor musun? O zaman bu sana 800 lirete patlayacak!” yazmaktadır ki bu nükte, Atalanta-Napoli maçında Alemao’ya atılan 100 lirete ve Şampiyon Kulüpler Kupası finaline çıkmak için geçilmesi gereken turlardaki 8 maça bir göndermedir. Siyahın yanına maviyi yakıştıran Milanolu hemşehrilerini de boş geçmezler: “Barcelona’dan sonra Viyana’dayız… Siz ise koltuğunuzda oturmaya mahkumsunuz…”

Sacchi, bir önceki sezonun finalinde Steaua’ya karşı çıktığı 11 oyuncudan 10’unu sahaya sürerek maça başlar. 89’daki kadrodan tek fark, Mechelen’le oynanan çeyrek final rövanş maçında rakibine yumruk atıp 3 maç ceza alan Donadoni’nin yerinde Evani’nin oynuyor olmasıdır. Maçın ilk yarısı Sacchi’yle Eriksson’un taktiksel savaşı şeklinde geçer ve 0-0 biter. İkinci yarı “o sezonki” ilk ve son Avrupa maçını oynamakta olan Gullit’in de gayretleriyle Milan adına daha hareketli başlar ve 67. dakikada Van Basten’in ara pasına kaçan Rijkaard golü bulur. Bu golden sonra Milan maçı kitler ve Benfica’ya pozisyon vermeden üst üste ikinci, tarihindeki dördüncü Şampiyon Kulüpler Kupası’nı koleksiyonuna ekler.

Maç sonu kupayı kazandıran Rijkaard “Hayatımın golünü attım.” derken Paolo Maldini “Babam işte şimdi benimle gurur duyabilir.” açıklamasıyla babası Cesare’nin kulaklarını çınlatır. Berlusconi biraz sitemkâr şekilde “Bu galibiyet bizim futbola olan inancımızı tekrar yeşertti!” demecini verirken Sacchi, skordan bağımsız olarak oyundan memnuniyetsiz olduğunu dile getirir: “Sahada sanki bir kedi fare kovalamacası vardı. Oyunumuz çok parlak değildi ve bunun için özür diliyorum ama değişik durumlara uyum sağlayabilmek de olgunlaşmanın bir göstergesidir.”

Sacchi’nin oyun açısından zirvesini 1989 finali kabul edersek kariyer zirvesine de rahatlıkla 1990 finali denilebilir çünkü maalesef ki o saatten sonra Fusignano Peygamberi’nin yüzü kolay kolay gülmez. İşlerin sarpa sarmaya başlayacağı 1991 Ocak ayına gelinmeden evvel Sampdoria’yı devirip UEFA Süper Kupası’nı, Olimpia’yı ezip Kıtalararası Kupa’yı kazanan Sacchi ve Milan için her şey güllük gülistanlık başlamıştır halbuki… Yeni yılla birlikteyse Sacchi’yle Van Basten arasındaki anlaşmazlıklar had safhaya çıkar.

En başından beri birbirini sevmeyen ikilinin kanlı bıçaklı hale gelmesi, kadere bak ki, 20 Ocak 1991’de 2-0 kaybettikleri Parma deplasmanında gerçekleşir. 68’inci dakikada oyundan alınan Van Basten, Sacchi’ye “Hepimiz kötüydük, neden beni değiştirdin?” diye sorunca “Doğru ama diğerleri en azından koşuyordu.” cevabını alır. Bunun üzerine kendine gelebilmek için hocasından on beş günlük izin ister. İzninin üçüncü gününde Sacchi’ye kendine geldiğini ve oynamak istediğini bildirir. Sacchi ise bunu reddeder: “Daha on beş gün dolmadı.”

Sacchi bu sözleri söylerken blöf yapmamıştır ve bu on beş günlük süreçteki ilk maçta, Pisa’ya karşı Van Basten’i kadroya dahi almaz. Milan maçı 1-0 alır ama Sacchi’nin dünyanın en iyi santrforunu kesmesinin yankıları skoru gölgeler. Hadisenin üstüne pirana sürüsü gibi üşüşen medya karşısına çıkan Berlusconi ikilinin arasında sorun olmadığını “Hocamız neyin yanlış gittiğini anlamak için bir deney yaptı.” sözleriyle açıklamak istese de Sacchi’ye akıl vermekten de kendini alamaz: “Bence Massaro’yu en uca koyup Van Basten’i ikinci forvet olarak oynatmalıyız…”

Başkanın desteğini ardına alan Van Basten, Sacchi’nin karşısına çıkıp Genoa maçında sahada olmak istediğini dile getirse de yine reddedilir. Maç 0-0 biter. On beş günlük sürecin ardından Sacchi, Van Basten’i tekrar oynatmaya başlar ama işler rayına bir daha girmez çünkü takımda gruplaşma başlamıştır ve Milan artık “takım” gibi oynamamaktadır. Oyun olarak en büyük düşüşün görüldüğü Van Basten ve Rijkaard ikilisi Sacchi’ye karşı cephe alırken Baresi’yle Ancelotti’nin başını çektiği İtalyanların tavırları Sacchi’den yanadır. Yönetimde bile bölünme vardır: Berlusconi ve kurmayları Van Bastenciyken, Galliani Sacchi’ye arka çıkar.

Van Basten’e göre kötü oynamasının sebebi yeterince destek alamamasıdır ve Sacchi’nin taktiklerinde değişiklik yapmasının gerekli olduğunu düşünür. Sacchi ise bu konuda burnundan kıl kopartmayan bir hocadır ve bildiğini okumaya devam eder. Van Basten’e karşı sert tutumunun oyuncunun performansını etkileyip etkilemeyeceği sorulduğunda o kadar çok para kazanan bir profesyonelin sahada duygularıyla hareket etmemesi gerektiğini söyler.

Mart ayına gelindiğinde berbat skorlar üst üste gelmeye başlar. Önce Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinin ilk ayağında San Siro’da Marsilya’yla 1-1 berabere kalırlar. Akabinde şampiyonluk için çekiştikleri Sampdoria’ya 2-0 kaybederler. Tüm bunların üzerine tuz biber eken Roma beraberliğinin ve Atalanta mağlubiyetinin ardından iki yıldır kazandıkları Şampiyon Kulüpler Kupası’ndan elenmeleri son darbeyi vurur ki onun hikayesi de ilginç. Fransa’daki rövanşta Marsilya 1-0 öndeyken ve maçın bitmesine 2 dakika kala Veledrom’un ışıkları gider. 15 dakika aradan sonra ışık sorunu çözülür ama soyunma odasına giden Milan, sahaya çıkmayı reddeder. Galliani “verilen aranın oyuncularının ruh halini etkilediğini” söyleyerek kararını gerekçelendirmeye çalışsa da UEFA maçı Marsilya lehine 3-0 onaylar ve Milan’ı da gelecek sezon için Avrupa kupalarından men eder.

Her şeyin kazanıldığı üç senenin ardından artık Milan’da bir şeylerin değişmesi şarttır. Bunun için de ya Sacchi’nin ya da Van Basten’in takımdan gönderilmesinden başka bir çare yoktur… Fakat bu, Berlusconi için büyük bir çıkmazdır çünkü her iki ismin de havada karada kapılacağından şüphe yoktur ve olur da Juventus’a veya İnter’e giderlerse bunun Milan taraftarına izah edilemeyeceğinin farkındadır. Marsilya mağlubiyetinden sonra Berlusconi’yle Sacchi arasındaki uzun görüşmelerin esbabımucibesi budur. Sacchi yerine Van Basten’i seçen Berlusconi, ayrılığı olabildiğince zararsız atlatmak için çıkar yol aramaktadır ve ayrılığın açıklamasını da kendi yapmak istemez.

Öyle ki 28 Mart’ta “Sacchi seneye de Milan’da. Onunla bir senelik daha kontratımız var.” diyen, “Van Basten’le aralarında geçen şeyler ufak tefek sıkıntılar… Sacchi’nin tek bir problemi var, o da benim gibi kel olması.” şeklinde espriler patlatan Berlusconi’nin bu açıklamalarından yirmi dört saat sonra Sacchi gelecek sezon Milan’ı çalıştırmayacağını medyaya duyurur. “İmza attığım gün Galliani’ye 45’ime geldiğimde Milan’ı bırakacağımı söylemiştim, 45’inci doğum günüme üç gün var. Berlusconi’ye gidip seneye burada olmayacağımı söyledim. Benden genel menajer olarak kalmamı istedi ama kabul etmedim. Benfica’yla oynadığımız finalden beri böyle bir niyetim vardı.”

Real Madrid başkanı Mendoza’nın uzun uğraşlarına rağmen Sacchi kariyerine İtalya’da devam edeceğini açıklar. Bundaki kastının ise İtalya Milli Takımı olduğu aşikardır. Bunu onun kadar çok isteyen iki kişi daha vardır: Onun İtalya’da başka bir takıma gitmesinden aklı çıkan Berlusconi ve zamanın federasyon başkanı Antonio Matarrese. Azzurri’nin başındaki Azeglio Vicini’nin önceki sene ev sahipliğini yaptıkları dünya kupasındaki performansından memnun olmayan Matarrese, mayıs gibi ağzındaki baklayı çıkardığında herkes derin bir nefes alır. Euro 92 elemelerinde tökezleyip Azzurri’nin şampiyonayı kaçırmasına sebebiyet vererek kendi ipini çeken Vicini hariç elbette…

0-0′ biten bir Parma maçıyla sezonu tamamlayan Milan, Sacchi’nin sonradan ikisiyle de papaz olacağı Mancini-Vialli ikilisinin taşıdığı Sampdoria’nın 5 puan arkasında ikinci olur. Büyük bir kaosu en hafif hasarla atlatan Berlusconi, “Milli takımdan sonra isterse tekrar bize gelebilir.” diye açık kapı bırakarak yollarını ayırdığı Sacchi’nin yerini 1987’de şans vermediği Capello’yla doldurur. Büyük bir hayalini gerçekleştirdiğini belirten Sacchi ise resmen milli takımın başına geçer.

Sacchi, Milan’dan kendi isteğiyle mi ayrıldı yoksa Berlusconi tarafından mı el çektirildi, bilmek veya karar vermek güç ama o sezon neden başarısız olduğu sorulduğunda bunu futbolcuların başarıya doymasına bağlar ve “Aç bir insanla yıllardır hiçbir şey yememiş bir insanın önüne konan yemeğe karşı davranışı bir olmaz.” misalini verir. 1987’deki yıllardır kupaya hasret ve her yönden bitik durumdaki Milan’la 1991’deki içeride dışarıda alınabilecek hemen her kupayı kazanmış ve daha mühimi futbolu bambaşka bir seviyeye taşımış Milan’ın aynı olmadığı kesin.

Sacchi’nin takımdan ayrılmasında büyük dahli olan Van Basten’le arasındaki ilişki yıllardır konuşulan bir mevzudur. O, her ne kadar Hollandalının en sert eleştirilerini bile “O daha çocuk… Bugün böyle der, yarın şöyle…” şeklinde göğsünde yumuşatıp karşılık vermemiş, üstüne de öğrencisinden hep övgüyle bahsetmiş olsa da Van Basten’in eski hocasıyla ilgili söylemleri hâlâ zehir zemberek. Peki bu kan davası niçin ve nasıl başlamış? Burada ikilinin, belki kuşak belki de kültür farkından kaynaklı, hayata ve futbola karşı geliştirdikleri birbirine zıt bakış açıları ön plana çıkar.

Misalen aralarındaki ilk kıvılcımlanmalardan biri… Sacchi kafayı fena halde futbolla bozmuş bir adam. Bunun bir meyvesi olarak da sabah ya da akşam, antrenman veya mola dinlemeden talebelerine fikirlerini empoze etmeye çalışmıştır. Antrenörlüğü altında çalışan hangi futbolcunun röportajını okusanız bunu rahatlıkla görebilirsiniz; masaj seansında da duş alırken de bize sürekli öğütler verirdi, derler. Sacchi günlerden bir gün yemeğini yiyen Van Basten’in yanına gidip ona da “şöyle yap, böyle et” kabilinden konuşmaya başlayınca Van Basten dayanamayıp “Yemeğimi yiyorken benimle konuşma!” diye şarlayıp masaya yumruğunu vurur. Van Basten’in bu resti çekebilmesinde isminin gücü ve başkanın desteğinin arkasında olduğunu bilmesi elbette önemli ama burada daha özgür ve bohem bir kültürde yetişmesinin payı da büyük ki Sacchi’ye karşı benzer başkaldırıları Rijkaard da sergilemiştir.

İkilinin yıldızının barışmamasında büyük pay sahibi olan “basın demeç”lerinde de bu kültür farkının etkisi görülebilir. Van Basten’in maç sonu gazetecilere çok rahat ve umarsızca konuştuğunu gören Sacchi, oyuncusunu “Burası Hollanda değil, burada abartmayı severler, dikkatli konuş…” şeklinde birçok kereler uyarsa da kâr etmez ve iş, sonunda Van Basten’in yedeğe çekilmesine kadar gider. Pek tabii sadece bunun için yedek oturtulmamıştır. Oyuncularının mevkisiz olmasını ve herkesin birbirine yardım etmesini talep eden Sacchi, yeterince koşmadığını düşündüğü maçlarda Van Basten’in gözünün yaşına hiç bakmamıştır. Bilhassa son sezonunda bu durum artık bir krize dönüşmüş ve Sacchi’nin ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. (Sacchi’nin halefi Capello’nun göreve geldikten sonraki en büyük icraatı, forvetlerin “defansif ödevlerini” azaltmak olmuştur. Bundan mıdır yoksa kafasının rahatlamasından mıdır bilinmez ama Capello yönetimindeki Van Basten sağlığı el verdiği müddetçe çok iyi performans sergilemiş, gol vuruşlarındaki ve top kontrolündeki zarafeti sebebiyle kimilerince “Futbolun Nijinsky’si” diye anılan Utrecht Kuğusu, 3’üncü Ballon D’or’unu bu dönemde -1992’de- kazanmıştır.)

Ne var ki Sacchi’nin Milan’dan ayrılışı ikili arasındaki mevzunun sona ermesini sağlamaz, bilakis şiddetini arttırır. Hollandalı 1993’te verdiği bir röportajında “Onun takımdan ayrıldığı gün sadece ben değil herkes mutluydu. Ona her zaman karşı çıkan tek kişi bendim. O tam bir tirandı ve herkesin beynini futbolla yıkamak istiyordu.” demiştir. Buna mukabil Sacchi, eski oyuncusundan müspet ifadelerle bahseder: “O, bana göre hâlâ gelmiş geçmiş en iyi forvet. Takımı için onun kadar çok çalışan bir başkası yoktur. Onun başarılarıyla hep gurur duydum ve başarılı olmamızda çok büyük etkisi vardı…”

Yıllar sonra teknik direktör olan Van Basten’le arasında geçen bir diyaloğu şöyle anlatır Sacchi: “Van Basten bana sık sık ‘Neden sadece kazanmamız yetiyorken bunu aynı zamanda ikna edici şekilde yapmamız gerekiyor ki?’ şeklinde sorular sorardı. Ayrıca çok çalıştığımızdan ve hiç eğlenmediğimizden yakınırdı. Bense ona ‘Bak, sen zeki bir çocuksun. Eğlenmek için başka yollar aramalısın. Biz burada kendimiz için değil, seyircilerin eğlenmesi için çalışıyoruz.’ derdim. Fedakarlık etmeden amaca ulaşılmayacağını hiç anlamazdı. Olağanüstü bir oyuncuydu ama onu idare etmek de bir o kadar zordu. Uzun zaman sonra onunla tekrar karşılaştığımızda World Soccer’ın Milan’ı tüm zamanların en iyi takımı olarak seçtiğini ona hatırlatarak ‘Sadece kazanmanın neden yeterli olmadığını şimdi anlıyor musun?’ diye sordum. ‘Anlıyorum. Ayrıca artık bir teknik direktör olarak sana ne kadar çok problem yarattığımı da anlıyorum.’ diye karşılık verdi. Ben de ‘Eğer senin suyuna gitseydim o problemlerin çoğunu çözemezdik.’ dedim.”

Neredeyse otuz senenin ardından artık küllenen ateşi alevlendiren 2020 Şubat’taki röportajıyla yine Utrecht Kuğusu oldu. “Birbirimize karşı asla kişisel bir hissimiz oluşmadı. Bana, hiç dürüst bir insan izlenimi vermedi. Hep zikzak yapardı. Çalışmamızdan memnun olmadığında en genç ve tecrübesiz olanı dışarı alırdı.” diye girip “Onu oraya oyuncuları getirdi. O Milan olağanüstü bir takımdı. Ona gelince… Gazetecileri arkadaş edinip kendini büyük bir mucit olarak lanse etmekte üstüne yoktu. O hiçbir şeyi icat etmedi, devrimci ya da ofansif değildi. Bizi başarıya olağanüstü defans hattımız ulaştırdı.” diye devam ettiği röportajını şöyle bir anısıyla bitirdi: “Bir gün soyunma odasındayken onun suratına ‘Senin sayende değil sana rağmen kazanıyoruz.’ demiştim. O kadar kötü olmuştu ki tek kelime bile etmeden odadan çıkıp gitti. Onu çok üzdüğümü ve onun bunu hak etmediğini düşündüm. Uzun zaman oldu ama yaptığımdan hâlâ pişmanım. Kişisel olarak onunla bir sorunum yoktu, onu sevgiyle yad ediyorum.”

Bu sansasyonel açıklamalardan sonra Sacchi de dayanamayıp “O Milan’a geldiğinde 25 (aslında 23 olacak) yaşındaydı ve henüz üst düzey bir oyuncu değildi. Benimle birlikte iki Altın Top, iki Avrupa Kupası, iki Avrupa Süper Kupası ve iki Kıtalararası Kupa kazandı. Senaryo olmadan sadece doğaçlama ve amatörlük vardır. En yetkin aktörler bile başkaları sayesinde performanslarını sergiler. Yirmi yedi yıl boyunca klişelere ve benim er ya da geç çuvallamamı bekleyenlere karşı mücadele ettim.” diye nihayet eteğindeki taşları döktü. Anlaşılan o ki bu ihtilaf ancak mezarda son bulacak.

“Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” tabiri durumu betimlemek için belki biraz ağır kaçacak ama milli takımda da Van Basten’le yaşadığı sıkıntıların benzerlerini yaşamaya devam eder Sacchi. Tabii bu defa devrin bir başka süper starıyla… Evet, Roberto Baggio’yla. Meşhur Norveç maçında oyundan alınmasına öfkelenen İlahi At Kuyruğu’nun kenara gelirken “Bu adam kafayı yemiş!” serzenişiyle başlayan sürtüşmeleri yıllarca sürer. Kişisel mevzuları bir kenara koyarsak bunun sebebi bellidir aslında. Baggio tarzı bir oyuncunun (trequartista/fantasista) Sacchi’nin sisteminde yeri yoktur. Gel gör ki yıllar boyunca böyle bir yeteneğin gelmesini bekleyen İtalyan kamuoyunun baskısı Fusignano Peygamberi’nin elini kolunu bağlar.

Amerika 94’te yaşananları ya da Euro 96 hezimetini uzun uzun anlatmayacağım ama genel itibarıyla bakıldığında Sacchi, Azzurri’de başarısız olur. Bunun tek sebebinin Baggio olduğunu söylemek de imkansız. Birincisi bir türlü istikrarlı bir kadro veya ilk XI tesis edemez. Görev başındaki beş yıl zarfında yüzden fazla oyuncuyu davet ettiği milli takımda aynı XI’i üst üste hiç kullanmaz. Göreve getirilmesinden sonraki iki yıllık süreçte tam 73 farklı oyuncuyu milli takıma davet edince bir İtalyan dergisi “Arrigo, acaba unuttuğun birileri kaldı mı?” başlığı ve altına döşedikleri Rambo’daki haliyle Stallone, Popeye kılığında Robin Williams ve Papa II. John Paul fotoğraflarıyla durumu dalgaya alır. Çok eleştirilmesinde sadece bu maymun iştahlılığı etkili değildir elbette… Birçok yıldız oyuncuyu asla kadroya çağırmazken tanıdığı ve daha önce çalıştırdığı isimlere -formsuz bile olsalar- milli takım kapılarını sonuna kadar açar. Misal Baggio’yu Milan’da fazla forma şansı bulamadığı için Euro 96’ya çağırmaz ama aynı turnuvaya ununu elemiş, eleğini asmış ve o sıralar MLS’te top koşturmakta olan eski öğrencisi Donadoni’yi götürür.

İkinci bir nokta ise daha üç beş sene önce futbolda devrim yapan hoca, fikrisabitlerinin kurbanı olup değişim içindeki oyuna uyum sağlayamaz. Başında bulunduğu İtalya Euro 96’da gruptan dahi çıkamazken birkaç sene önce futboldan sildiği libero rolünü Sammer’e veren Almanya turnuvayı kazanır. Yine kendisinin özellikle İtalya’da demode hale getirdiği (Zola bu yüzden kendini İngiltere’ye atıyor, Mancini yıllarca Sampdoria’dan bir büyüğe sıçrayamıyor.) trequartista’lar, dünya futbolunda tekrar boy göstermeye başlar. Milan’da Sacchi tedrisatından geçip futbolu bıraktıktan sonra milli takımda yardımcılığını da üstlenen Ancelotti’nin konuyla alakadar güzel bir anısı var. Parma’yı çalıştırırken kendisine Baggio teklif edildiğinde “Bize gelirse oynamakta sıkıntı çeker. Biz çift forvet oynuyoruz.” diye İlahi At Kuyruğunu reddeder. O Baggio da Bologna’ya gidip 22 gol atar. Birkaç sene sonra Juve’de Zidane’la, Milan’da Rui Costa’yla vs. çalışan Ancelotti yıllar sonra der ki “Geçmişe bakıyorum da tam bir aptalmışım. Baggio gibi birisini nasıl reddedebilmişim! O zamanlar, kendimi yeni maceralara atamayacak kadar gençmişim ve gereken cesaretim de yokmuş.”

Olaya bir de Sacchi’nin açısından bakmak gerek tabii. Milli takımda neden başarısız olduğuyla ilgili soruya “Bir günde ancak bir kulübe inşa edilir, gökdelen değil…” şeklinde bir yorumu var. Kısacası milli takım hocalığına pek de uygun olmadığını dile getirir bu sözüyle. Nedenine gelince… Milli takımdan önce onu ve takımlarını başarıya götüren ama aynı zamanda futbolcularını da usandıran antrenmanlarından bahsetmiştim. İşin doğası gereği böyle bir şeyi milli takıma uyarlamak imkansız. “Kulüp çalıştırırken bir sezonda 300-400 antrenman yaptırırdım ama milli takımda en fazla 30-40 antrenman yaptırabiliyordum…” diyerek kendi de dert yanar bu durumdan. Bunu bildiği için de tanıdığı oyunculara, özellikle Milanlılara çok fazla bel bağladığı görülebilir. Öyle ki kadroyu onun değil Baresi’nin kurduğu söylentileri bile çıkmıştır 94 öncesi.

Pragmatist olmayan hatta pragmatizmden nefret eden bir adamın açmazıdır bu belki de. O anki en formda adamları alıp onlara uygun bir sistemle yürümek yerine Milan’da uyguladığı sistemi milli takıma uyarlamaya çalışıp bu uğurda onlarca oyuncuyu milli takıma davet etmiş, profesyonel bulmadıklarını ise isimleri ne kadar büyük olursa olsun kapıdan içeri bile sokmamış nihayetinde de kendini büyük bir kaosun içinde bulmuştur. Baggio’yla münasebetleri de olayın üstüne tuz biber eken başka bir etmen olmuş; onu kadroya aldığında idealindeki sisteminden ödün vermek, almadığında da medyanın ve hatta direkt Baggio’nun acımasız eleştirilerine maruz kalmak gibi bir ikilemle boğuşmuştur. Dahası Baggio’yla yolları ileride yine kesişecektir…