1994, sadece kaçan penaltıyla değil, başka etmenlerle de Baggio’nun hayatındaki en melun yıldır kuşkusuz. Trapattoni’nin seksenlerin ortasında yakaladığı başarıyı tekrarlayamamasıyla hocalık koltuğuna Marcello Lippi getirilir. Medya tarafından tüm yaz boyu rencide edilen Baggio, takıma döndüğünde Lippi’nin kendine hiç de sıcak bakmadığını fark eder çünkü Lippi, Juventus’un yıllardır şampiyon olamamasıyla ilgili bir teşhis koymuştur kendi kafasında. Bu teşhis doğrultusunda Lippi’nin ilk vaadi “Baggio’ya daha az bağımlı bir Juventus” yaratmak olur. Ona göre Juventus, bir takım oyunu oynamıyor, sadece Baggio’nun ayağına bakıyordur ve Baggio sakatlandığında veya marke edildiğinde tüm takım duruyordur. Lippi’nin Baggio’yla ilgili menfi görüşlerinin altında başka sebepler de vardır elbette.

Bir kere bu ikilinin futbola bakış açıları taban tabana zıttır. Baggio özgür ruhludur, sanatçıdır; Lippi disiplinlidir, mühendistir. Baggio “Dağınık oynayan ama futboldan anlayan 10 oyuncu, organize ama sadece koşan 10 adamdan evladır.” derken buna mukabil Lippi “En yetenekli 11 futbolcuyu bir araya getirmek en iyi takımı yaratmak anlamına gelmez.” der. Baggio bir röportajında “Sahaya çıktığımda nerede oynayacağıma ben karar veririm.” açıklamasını yaparken Lippi’nin düsturu “Tavuklarla dolu bir kümeste horoz istemem.” şeklindedir. Baggio’ya göre “Sahada fark yaratanlar, yıldız oyunculardır.”, Lippi’ye göre “Bütün, parçaların toplamından daha büyüktür.”

Üstüne üstlük Lippi’nin tesis etmeyi düşündüğü 4-3-3’te Baggio’ya yer yoktur. Burada şöyle bir parantez açmak lazım ki Baggio 10 sene önce doğsaydı çok daha parlak bir kariyeri olabilirdi. Çünkü Sacchi’nin seksenlerin sonunda Milan’da gerçekleştirdiği ve tüm dünyayı etkileyen futbol devriminde Baggio stilindeki oyuncular, yani trequartista’lar ve fantasista’lar demode hale gelir. Misal Zola, bu ortamdan kurtulup İngiltere’ye sığınır; Mancini yeteneğindeki bir adam yıllarca Sampdoria’da çakılı kalır. (Evet, aynı Sacchi milli takımda Baggio’ya bel bağlar ama sevdiğinden değil kadrodaki yetenekli oyuncu eksikliğinden kaynaklanan bir zorunluluktur bu.)

Ravanelli, Lippi’nin çıktığı ilk antrenmanda “Kimseye bağımlı kalmayacağız. Herkes eşit derecede önemli olacak.” dediğini aktarır. Fakat bu dediğini yapabilmesi için önünde dünyanın en meşhur ve en yetenekli futbolcusu şeklinde cisimleşmiş kocaman bir engel vardır… Derken şansı yaver gider: Kasım sonunda oynanan ve frikikten gol de attığı Padova maçında Baggio dizinden sakatlanır.

Gün Lippi’nin günüdür. Forvet hattını artık Vialli-Ravanelli ve Baggio’dan hem çok daha fazla koşan hem de çok daha versatil olan Del Piero üçlüsünden kurabilecektir. 20 yaşındaki Del Piero’nun, Baggio’nun yerini dolduramayacağı endişesi vardır ama üç aylık müddette Del Piero kendini kanıtlar. Baggio, sakatlıktan döndüğünde ilk 11’deki yerine tekrar kavuşur ama artık onsuz da yapılabileceği görülmüştür bir kere. Yine de Baggio sezonun geri kalanında çok iyi performans sergiler. O sezon üç kulvarda da çekiştikleri Parma’yı, Delle Alpi’de 4-0 yendikleri maçta harika oynar ve 3 asist yaparak Juventus’a 9 yıl aradan sonra scudetto’yu getirir. UEFA Kupası yarı finalinde karşılaştıkları Borussia Dortmund’u iki maçta attığı 2 gol ve yaptığı 1 asistle yıkan yine odur.

O sezon Parma’yla iki final oynarlar. İtalya Kupası’nı kazanırlar ama Baggio’nun harika oyununa rağmen UEFA Kupası’nı kaybederler. Sonunda ilk şampiyonluğunu yaşayan Baggio, sezonun büyük bölümünü sakat geçirse de 14 gol 10 asist yapmayı başarır.

94 yazında Agnelli’nin Juventus’a getirdiği tek isim Lippi değildir. 2006’daki Calciopoli’nin de yıldızlarından olan Moggi, Bettega ve Giraudo yönetimi devralırlar. Mukayese edersek birkaç sene evvelki Nedved, Marotta, Paratici üçlüsüne tekabül ettirebiliriz. Kulübün ekonomisinin çok da iyi olmadığını gören bu üçlü, Lippi’nin takımı Del Piero etrafından kurgulayabileceğini görünce ve de Baggio’nun sakatlıklarının sonunun gelmediğini anlayınca kolları sıvarlar. Bir yıldırma politikası olarak Baggio’ya aldığı ücreti yarı yarıya düşürmeyi önerirler. Baggio, doğal olarak reddeder. Bu arada “yıldırma” derken bu sadece Lippi-Baggio çatışmasında Lippi’yi tutmalarından kaynaklı değildir. Juve formasıyla gol krallığı da yaşayan ve artık yönetimde olan Bettega der ki: “Doksanlar başladığından beri dünyada en fazla para harcayan kulüp biziz ve bunu dengelemeliyiz.”

Bettega bu lafları haybeye etmez. Juventus 90’da Baggio’yla, 92’de Vialli’yle dünya transfer rekorunu kırmış; bunların cabası olarak da Platt, Ravanelli, Möller, Köhler, Deschamp gibi adamlara çuvalla para saçmıştır ama bu periyotta elde edilen başarılar sadece bir UEFA Kupası ve bir İtalya şampiyonluğuyla sınırlı kalmıştır. Yönetimin hedefi, genç ve maliyeti görece daha düşük bir kadroyla başarı yakalamaktır. Bu hedef doğrultusunda o an için dünyanın en fazla kazanan oyuncularından biri belki de birincisi olan, 28 yaşındaki müzmin sakat Baggio’yu elden çıkarıp yerine de paçalarından yetenek akan yirmilik Del Piero’yu ikame etmeyi tasarlarlar. Sezon sonunda yıllar sonra kazanılan şampiyonluğun da verdiği öz güvenle Baggio’nun yeni sezon planlarında yer almadığını ve kulübün Baggio’nun 10 numarasını da alacak Del Piero’ya odaklanacağını deklare eden bir açıklama yaparlar. Baggio’nun buna tepkisi sert olur. “Juventus yöneticileri tarafından nasıl kötü bir muameleye maruz kaldığımı asla unutmayacağım. Bu saatten sonra şu anda kazandığımın iki katını da verseler buradan ayrılacağım!” diyerek aradaki ipleri tamamen kopartır.

Başta “Baggio, muhteşem bir futbolcu ve ona kesinlikle ilgimiz var.” diyen Alex Ferguson’un Manchester United’ı ve “Agnelli ailesiyle olan dostluğum ve aramızdaki saygıya dayalı ilişkisinin yardımıyla Juventus ve İnter, Baggio transferi konusunda anlaşmıştır. Şimdi her şey Roberto’ya bağlı ki İnter gibi tarihi bir kulübü reddedeceğini sanmıyorum.” diyen Massimo Moratti’nin İnter’i olmak üzere; Real Madrid, Roma, Fiorentina ve Blackburn Baggio’ya taliptir ama Baggio bu defa 1990’daAgnelli’nin alt ettiği Berlusconi’yi kırmaz ve 18 milyon liret (8 milyon avro) karşılığında Milanlı olur. 5 yıl önce Fiorentinalıların yaşadığını yaşayan Juventus taraftarı onlar kadar şiddetli olmasa da bu satışı kulüp merkezinin önüne gelerek protesto ederler ama Baggio’nun yanına Weah, Futre ve Locatelli’yi de alan Berlusconi şovunu yapmıştır bile.

Bu transfer Berlusconi’nin içinde yıllardır süregelen bir ukdenin gerçekleşmesidir aslında. 1990 yazında Baggio’yu almaya çok yaklaşmış ama İtalya’nın en zengini olan Agnelli’yle aşık atamamıştır. o gün “Bazı zirveler vardır ki onlara sadece dağlar ulaşabilir.” derken zirve kelimesiyle Baggio’yu, dağ kelimesiyle de Agnelli’yi teşbih etmiştir. Berlusconi’nin Baggio’yu almasında ona olan bu hayranlığından başka sebepler de vardır elbet. Takımda Maldini dışında ikonik bir çehre yoktur. Baresi artık 35 yaşındadır, Albertini ve Desailly ise oynadıkları mevki dolayısıyla takımın yüzü olmaktan çok uzaktırlar. Ama Baggio öyle midir? Milli ve yerli olmasıyla İtalya’ya, Budistliğiyle Asya piyasasına, yeteneği ve yakışıklılığıyla Avrupa’ya, kaçırdığı penaltıyla da Amerika’ya bile hitap etmektedir. Berlusconi için Baggio demek “marketing” demektir.

Kadro mühendisliği açısından ise Berlusconi’nin o sezon yaptığı transferlerin bir mantığı yoktur. Capello, Van Basten’in boşluğunu doldurabilecek bir hatta iki santrfor istemektedir. Weah, bu profile fit uymaktadır ama Berlusconi ikinci bir santrfor almak yerine üç tane 10 numara almıştır. Birisi Baggio, diğeri Atalanta’dan alınan 19’luk Locatelli ve üçüncüsü ise Avrupa’nın Maradona’ya cevabı olarak lanse edilen Futre. Bu üçlü dışında elde de safkan bir 10 numara olan Savicevic’le, henüz forvete kaymamış Baggio’nun eski takım arkadaşı Di Canio vardır.

Capello gibi makine düzeyinde takım kuran birisi için bu kadar “yetenekli ama koşmayı sevmeyen” adam fazladır. Weah’ın fevkalbeşer pres gücü elini rahatlatır ama formda bir Savicevic varken Baggio’ya yer açamaz. Bu durumu Berlusconi’ye çıtlatmaya kalksa da aldığı cevap “Weah’ı da Baggio’yu da Savicevic’i de aynı anda sahada görmek istiyorum.” olur. Baggio’yu oynatmadığında karşısına alacağı tek kişi Berlusconi de değildir üstelik. Çığırtkan İtalyan medyası Baggio’suz ilk mağlubiyette kendisine yüklenecektir. O güne kadar yaşananlar bunu göstermektedir. Ne var ki aynı medya, güçsüz bir Baggio’yla kaybedilecek olası bir maç sonrası yine Capello’nun derisinden davul yapacaktır. Bu, Baggio’yu o güne kadar yöneten ve daha sonra yönetecek bütün hocaların yaşadığı/yaşayacağı bir dilemmadır. Capello sonunda boş verir ve Berlusconi’nin dediğine uymaya karar verir. Weah en önde oynayacak, Baggio onun arkasında ikincil bir forvet gibi takılacak, Savicevic ise bu ikiliyi beslemekle memur olacaktır.

Udinese’yle oynanan ligin ikinci maçında Baggio Milan kariyerinin ilk golünü kafayla atar ama o maçta çok kötü oynamıştır. Yine de maç 2-1 bitmiş ve Baggio bir nevi takıma galibiyeti getiren isim olmuştur. Gazetecilerin Capello’ya ilk sorusu böyle kötü bir Baggio’ya nasıl katlandığı yönünde olur. Capello “Böyle maçlarda ancak Baggio gibi oyuncular şapkadan tavşan çıkarabilir.” diyerek soruyu geçiştirir. Birkaç hafta sonra oynanan ve kaybedilen bari maçından sonraysa Baggio’nun düşüşü başlar. Bu maçta geçirdiği sakatlıkla birkaç hafta oynayamaz, döndüğündeyse Capello onu 90 dakika sahada tutmamaya başlar. Capello’ya, Baggio’yu neden bu şekilde kullandığı sorulduğunda ise bacaklarının 90 dakikayı çıkaracak güçte olmadığını söyler.

Yakın zaman önce Capello’ya Baggio sorulduğunda “Ona hocalık edecek kadar şanslıydım.” diye başlayan konuşmasını “Kariyerinin sonuna yaklaşıyordu (8 sene daha oynadı halbuki) ve çok kötü bir diz sakatlığı geçiriyordu. Bundan dolayı da antrenmanlara bile çıkamıyordu. Kaslarını güçlü tutabilmek için fizyoterapist eşliğinde çalışıyordu. Aksi takdirde diz ağrılarından oynayamıyordu.” şeklinde devam ettirip “Bence Rivera’yla birlikte dünya çapındaki tek İtalyan oyuncu Baggio’dur. İnanılmaz driblingleri vardı.” diyerek bitirmişti. Yine de bu ikilinin birbirini sevmediği aşikar. Baggio 2007’de “Capello, benim yeteneklerimle ilgili riyakar açıklamalar yapmayı severdi. O takımdan ayrıldığında, oyuncuların ona katlanabilecek gücü kalmamıştı…” diyerek bu nefreti gün yüzüne vurmuştu.

O sezonki sakatlıklarına ve Capello’yla olan sürtüşmesine rağmen 7 gol atıp 10 asist yapan Baggio, takımının şampiyon olmasına katkı sağlar. (Halen, farklı bir takımla üst üste İtalya şampiyonu olan 6 futbolcudan birisidir.) Yine o sezon, kısıtlı bir şekilde oynamasına rağmen taraftarın gözdesi olur, onlar tarafından sezonun oyuncusu olarak seçilir. Küçük bir Milan taraftarı (Cassano) ile:

Şampiyonluk kutlamalarından bir gün sonra Capello takımdan ayrılacağını duyurur. “Bana üç yıllık bir sözleşme önerdiler ama beni istemediklerini hissettim. Bir senedir Oscar Tabarez’le ilgilendiklerini biliyorum. Yine de ben elimden geleni yaptım. Şampiyon olamayacağımızı söylediler, takımı şampiyon yaptım. Savicevic’le Baggio’yu aynı anda oynatamayacağımı iddia ettiler ama onlara yanıldıklarını gösterdim.” deyip Real Madrid’in yolunu tutar.

Oscar Tabarez konusunda haklıdır Capello. Berlusconi’nin, Cagliari’yi çalıştırırken gözüne kestirdiği Tabarez’e sulandığı bir gerçektir ve Capello’nun gidişiyle takımın başına getirilen isim de o olur. İlk açıklamalarında Baggio’ya karşı Capello’nunkinden farklı bir tutum sergileyeceğini, Baggio’nun “dokunulmaz” olacağını söyler. Baggio da o yaz, canını dişine takarak çalışır ve fiziksel açıdan son yıllarda çektiği eksikliği çekmek istemez. Tabarez’le ilk görüşmeleri çok olumlu geçer. Tabarez onu tekrar forvet arkasına çekmeyi düşünüyordur. “Tabarez’in bana biçtiği rol, tam bana uygun. İki forvetin hemen gerisinde oynamaktan gerçekten çok zevk alıyorum.” diyen Baggio’ya karşılık “Bu sezon, Roberto’nun sezonu olacak.” diyen bir Berlusconi vardır. Herkes ümitlidir, herkes iyimserdir.

Aralık ayına gelindiğinde bu olumlu havadan eser yoktur. Sebebiyse 1993’te, 1994’te ve 1995’te finaline kadar çıktıkları Şampiyonlar Ligi’nde grup aşamasında elenmek üzere olmalarıdır. Durum ligde de iyi gitmiyordur ve Tabarez, sezon başında verdiği söze mugayir şekilde Baggio’yu 90 dakikada sahada tutmamaktadır. Ligdeki henüz ikinci maçta, Sampdoria’ya karşı kadroya almadığı Baggio’yla ilgili soruya “Bileğinde bir sorun vardı ama asıl oynamama sebebi sadece stratejik. Daha fazla defansif dengeye ihtiyacım var.” şeklinde cevap verir. Maçı 2-1 kaybederler. Yine de tavrında bir değişme olmaz Tabarez’in. Hatta Baggio’nun sürekli oyundan çıkartılmaktan şikayetçi olduğu söylendiğinde meşhur o sözünü söyler: “Modern futbolda şairlere yer yok!”

Modern futbolda şairlere yer yok diyen Tabarez’in Milan’ı 4 Aralık 1996’da, San Siro’da Rosenborg’a kaybederek bir destan (!) yazar: Şampiyonlar Ligi’ne grup aşamasında veda eder. Tabarez’in Milan’ı demek de doğru değil aslında. Tabarez bu mağlubiyetten iki gün önce, Piacenza’ya 3-2 kaybettikleri maçtan sonra kovulmuştur. İşte bu noktada Baggio, tam anlamıyla yağmurdan kaçarken doluya tutulur çünkü Tabarez’in yerine Sacchi getirilir. Peki Sacchi neden dolu oluyor? Anlatayım.

94 Dünya Kupası’ndan sonra kulüp kariyeri gibi milli takım kariyeri de yokuş aşağı giden bir Baggio vardır. İtalya; EURO 96 elemelerinde Hırvatistan, Ukrayna, Litvanya, Slovenya ve Estonya’yla aynı gruba düşmüştür. Baggio’nun sakatlıktan dolayı kaçırdığı, Yylül 1994’te oynanan ilk iki maçta önce Slovenya’yla 1-1 berabere kalırlar sonra Estonya’yı 2-0 yenerler. Üçüncü maç ise kasım ayında, grubun İtalya’dan sonraki en baba takımı Hırvatistan’a karşıdır. Baggio’nun da 90 dakika oynadığı maçı Şuker’in attığı 2 golle Hırvatlar kazanır. Bu maçtan sonra ise kızılca kıyamet kopar. Baggio’nun önderliğindeki oyuncular, Sacchi’ye kazan kaldırırlar. Baggio, basın karşısına çıkıp oyuncular olarak Sacchi’nin istifa etmesini doğru bulduklarını iletir. Lakin kestiremediği şey federasyon başkanının tutumu olur. Matarrese, tavrını Sacchi’den yana koyar. Baggio pes etmez ve aradan biraz zaman geçtikten sonra tekrar tenkide başlar: “Sacchi’nin medya tarafından eleştirilmesine şaşırmadım. Milli takıma heyecan verici bir futbol oynatacağına dair söz verdi ama bu sözü tutamadı.”

Hırvatistan maçından sonra Sacchi, Baggio’yu bir daha milli takıma çağırmaz ama İtalya gidemediği için EURO 92’yi göremeyen Baggio, EURO 96’ya bir şekilde gideceğinden emindir. “We talk to the world’s greatest player” kapağıyla çıkan Haziran 1995 tarihli Fourfourtwo’ya verdiği röportajda İngiltere 96’yla ilgili hayallerinden bahseden Baggio, Sacchi’yi de eleştirmeyi ihmal etmez. Eleştirilerinin nedeninin daha cesur bir milli takım istemesiyle mi ilgili olduğu sorusuna “Hayır, onu taraftar ve medya istiyor. Ben sadece kazanmak istiyorum.” şeklinde cevap verir ama EURO 96’ya çağrılmaz.

EURO 96 öncesi gazetecilerin Baggio’yla ilgili sorularını “Baggio Milan’da bile oynamakta zorlanıyor ve ben en formdaki oyuncuları seçmekle yükümlüyüm.” diye savuşturan Sacchi kalkar; emeklilik ikramiyesi babında MLS’in yolunu tutan, 94 Amerika’dan sonra sadece 3 kez milli takıma davet ettiği, 32 yaşındaki Roberto Donadoni’yi turnuva kadrosuna alır. Baggio’yla birlikte sol kanatta değil de asıl mevkisi olan santrforda oynamak istediğini söyleyen Signori de kadroda yoktur. O sezon Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Vialli de çağrılmaz ama onun çağrılmama hikayesi ilginç. Ta 1992’de bir yemekte Vialli, Sacchi’nin mendilinin içini parmesanla doldurur. Bu şaka Sacchi’ye komik gelmemiş olacak ki Vialli o günden sonra da bir daha milli takım yüzü göremez. (1994’te sakattır bir de tabii.)

Rusya, Almanya ve Çek Cumhuriyeti’yle aynı gruba düşen Sacchi’nin İtalya’sı gruptan çıkamaz. Kadroya aldığı, DelPiero dışındaki, hücum oyuncuları; Casiraghi, Zola, Ravanelli veChiesa yokları oynar. Turnuvayı, Sacchi’nin seksenlerin sonunda futboldan sildiği Sammer’i libero olarak oynatan Almanya kazanır. Futbol birkaç sene içinde değişmiş ve Sacchi buna ayak uyduramamıştır. Matarrese’nin federasyon başkanlığı bırakması ve Berlusconi’nin aralık 1996’daki çağrısıyla Sacchi tekrar Milan’ın başına geçer.

Beklenileceği gibi Sacchi’ye ilk olarak Baggio’yla ilgili düşünceleri sorulur. Bu soruyu “Baggio iyi bir oyuncu.” diyerek kestirip atınca gazeteciler tatmin olmaz. Bunu gören Sacchi sözlerini “Ben abartmayı sevmem. Baggio da Weah, Gullit veya Van Basten gibi iyi bir oyuncu.” diyerek sözlerini bitirir ama aklının bir köşesinde punduna getirip Baggio’yu takımdan postalamak vardır. Zaten gelişiyle Baggio’nun halihazırda beğenmediği oyunda kalma süresi iyiden iyiye düşmeye başlar. Aslında bunun böyle olacağı en başından bellidir. Baggio otobiyografisinde Sacchi’nin Milan’daki bu ikinci dönemini “Zor zamanlar geçiren kulüp, çareyi geçmişe sığınmakta bulmuştu ama sonucunu herkes gördü, bu çok büyük bir hataydı. Soğumuş bir çorbayı tekrar ısıtmaya benziyordu.” diye anlatır. Baggio gibi Sacchi-zede olan bir diğer isim ise Savicevic olur. Sacchi, bu iki yetenek kumkumasının yerine pres gücü çok daha yüksek olan Dugarry-Weah ikilisinde ısrarkardır. Mottosu “Ben solistleri değil orkestraları severim.” olan Sacchi zihniyetindeki bir hoca için bunda şaşılacak bir şey de yoktur elbet. Fakat Baggio’nun kızağa çekilmesi Milan’ın aldığı sonuçlara müspet bir katkı sağlamaz. Juve’nin taze yıldızı Zinedine Zidane bile bu durumu “Baggio’yu yedek kulübesinde görmek, hayatım boyunca anlamlandıramayacağım şeylerden biri.” şeklinde eleştirir.

Kulübeden seyrettiği Bologna maçından sonra “Yedekte beklemek hoş bir şey değil, Sacchi’yle işler bu sefer daha farklı yürür sanmıştım.” diyen Baggio, sezon sonunda Milan’dan ayrılmayı kafasına koyar. Baggio’nun maliyetini karşılayabilecek potansiyeldeki tek takım olan İnter’in başkanı Moratti, 1995’teki sukutuhayalinden sonra Baggio’ya karşı soğuktur. “Artık, Baggio’nun İnter için oynayabileceğini sanmam.” diyerek olası bir transferi en baştan veto eder. Bu arada Milan’daki erime devam etmektedir. San Siro’da oynanan Juventus maçında ise hem çöküş hem gerilim zirve yapar. Maç, Juve lehine 3-0’a gelince Sacchi, Baggio’yu oyuna sokmak ister ama Baggio bunu reddeder. Sacchi’nin yardımcısı Carmignani, zor da olsa Baggio’yu ikna eder ama bu değişiklik de Milan’ı tarihi hezimetten kurtaramaz: 1-6. bunun üstüne ertesi hafta bir de İnter’e 3-1 mağlup olurlar. Berlusconi’nin yaptığı Sacchi aşısı tutmamıştır. Agnelli’nin imtiyaz sahibi olduğu La Stampa o sezonu “Milan krizde; keskin, acı verici ve derin bir krizde; psikoljik bir krizde, sonuç bazlı bir krizde, kadro olarak krizde… Bir zamanların en güçlü savunması şu an eleğe dönmüş vaziyette…” şeklinde özetler. Torino merkezli gazetenin hakkı da vardır. Sezon sonuna gelindiğinde milan, ancak 11. olur ki seksenlerin başında küme de düşürüldükleri totonero’dan beri elde ettikleri en kötü derecedir bu. sonuçta Sacchi’ye de yol gözükür ama Baggio’yu sevindirecek bir gelişme yine yaşanmaz. Çünkü kurtuluşu bit pazarında aramaya devam eden Berlusconi bu defa da Capello’yu tekrar takımın başına getirir. O Capello ki Baggio’nun artık Milan’da bir geleceğinin olmadığını söyleyerek ikinci defa Milan’ın başına geçen ve “Bir yenilenme politikası başlatmak üzereyiz ve Roberto gibi 30 yaşına gelmiş yaşlı bir futbolcunun bu düzende kendine yer bulması zor gözüküyor. Kendi iyiliği için başka seçenekleri değerlendirse iyi olur.” diyerek Baggio’yu hiç mi hiç istemediğini baştan belirten Capello…

Fransa 98’e artık bir sene kalmıştır ve Baggio’nun acilen kendini tekrar bulabileceği bir kulübe gitmesi gerekmektedir. Kendisine yurt dışından, özellikle de İngiltere’den ciddi teklifler vardır. Bunlar arasında en hevesli ise 1995’te olduğu gibi Manchester United’dır. Cantona’yı emekli eden ve onun yerine adam arayan Ferguson, Baggio’yu takımında görmeyi çok ister ama Baggio’nun aklında milli takım vardır ve dünya kupası kadrosunda yer alabilmenin en kestirme yolunun İtalyan bir takımda düzenli olarak oynamaktan geçtiğini düşünür.

Baggio’nun Fransa 98’de oynamak için yapamayacağı şey yoktur. Çünkü artık 30’unu devirmiştir ve yaşadığı sakatlıklar, futbol hayatının çok uzun sürmeyeceğini göstermektedir. Fransa 98, kendisi için son dünya kupası olabilir. Azzurri’nin başından Sacchi’nin gitmesiyle ve yerine Cesare Maldini’nin getirilmesiyle, kendisine bir gün ışığı da doğmuştur üstelik. Milan’da yaşadığı kaos, artık ülke çapında gözden düşmesi ve Peru’daki -hayali- bir maden ocağına yaptığı 6 milyon liretlik yatırımın dolandırılması derken berbat şekilde geçmekte olan 1997 yılının ilk altı aylık döneminde Baggio’nun yüzü nadiren güler. İşte o anlardan biri de dünya kupası eleme grubunda Polonya’yla oynanan maçta yıllar sonra formasına kavuştuğu andır. Ki o maçta ayakta alkışlanacağı güzel bir de gol atar:

Parmalat’tan aldığı destekle maddiyatı sorun etmeyen Parma, Baggio’ya taliptir ve İnter tarafından veto edilip yurt dışına çıkmayı da kendi istemeyen Baggio, bu transferi çok istemektedir. Parma’nın sportif direktörü Sogliano, tam her şeyi ayarlamışken araya büyük bir engel girer: Parma’nın geleceği parlak teknik direktörü; Sacchi’nin Milan’daki regista’sı, milli takımdaki yardımcısı…

Carlo Ancelotti. Evet, kırkına daha yeni giren ve geçen sezonun scudetto’sunu sadece 2 puanla Juve’ye kaptıran Parma’nın idealist hocası Ancelotti; trequartista’lara karşıdır. Hatta o yaz ilk icraati, sisteminde yer açamadığı Zola’yı Chelsea’ye postalamak olur. Baggio’nun takıma geleceğini duyduğunda verdiği ilk tepki ise “Eğer bize gelirse oynamakta sıkıntı çeker çünkü bizim ideal forvet ikilimiz Chiesa ve Crespo’dan oluşuyor.” şeklinde olur. Aradan yıllar geçer, Juventus’ta Zidane’ı oynatarak sisteminde yer açtığı trequartista’ların aslında sıkıntı yaratmadığını; Milan’ı çalıştırırken -Berlusconi’nin de emriyle- Rivaldo, Pirlo, Rui Costa ve Seedorf dörtlüsünü aynı anda istihdam etmeyi başararak (2002-2003 sezonu) iyiden iyiye anlar ve 2014 yılına geldiğimizde “Geçmişe bakıyorum da tam bir manyakmışım. Baggio gibi birisini nasıl reddedebilmişim! O zamanlar, kendimi yeni maceralara atamayacak kadar gençmişim ve gereken cesaretim de yokmuş.” şeklinde öz eleştiride bulunur.

Parma transferinin bu şekilde yatmasından bir hafta sonra Baggio, kimsenin beklemediği bir şekilde Bologna’yla anlaşır. Bu transferin arkasındaki isim ise Bologna’nın sahibi Giuseppe Gazzoni Frascara’dır. Beyefendi kişiliğiyle tanınan Gazzoni, bitik bir durumda devraldığı Bologna’yı birkaç sezon içinde Serie C’den Serie A’ya çıkacak seviyeye getirmiştir. Bu süreçte en büyük yardımcıları ise sportif direktör Oriali ile hocası Renzo Ulivieri’dir. Takımın başına Serie B’deyken geçip ilk sezonunda Serie A’ya yükseltmeyi başaran ve Serie A’daki bu ilk sezonda da 7’nci yapan Ulivieri’ye ve taraftara bir hediye vermek isteyen Gazzoni, Roberto Baggio’dan daha iyisini düşünemez. Ulivieri’nin Baggio’yla ilgili verdiği ilk demeç “Bu başkanın bir projesi ama Baggio takıma katılırsa ona hocalık etmekten memnuniyet duyarım. Zor olan iyi oyuncuları yönetmek değil kötü oyuncuları yönetmek…” şeklindedir.

Gazzoni, senelik 3 milyon lirete Baggio transferini bitirir. Daha birkaç sezon önce Serie A’yı bir hayal olarak gören Bologna taraftarının, daha birkaç sezon önce dünyanın en iyisi olarak gösterilen Baggio’nun transferine reaksiyonu beklenildiği gibi olur: 27.000’den fazla kombineyi anında tüketirler. aAynı yaz, bir anma etkinliği için Bologna’da olan Tony Blair, kulüp yetkililerinden oğlu Euan için imzalı bir Baggio forması rica eder:

Yaz kampı Baggio açısından çok iyi geçer. 30’unu deviren Baggio, kondisyoner De Maiti’nin de yardımıyla 20 yaşında bir delikanlının formuna girmiştir. “Nihayet üzerimde baskı olmadan tam bir yaz kampı geçiriyorum ve kendimi uzun zamandır yaşamadığım bir şekilde iyi hissediyorum.” diyerek yaz kampını özetler. Sezonun başlamasına az bir süre kala, Baggio görünüşünde de değişikliklere gider: alametifarikası olan at kuyruğunu keser. Bu belki de yeniden doğuşunun bir simgesidir. Fakat baggio bu söylentiyi reddeder: saçlarımı kesmemin özel bir sebebi yok. Sadece biraz sıkılmıştım ve kesmeye karar verdim, der. Cannavaro ve Buffon’la birlikte:

Yıllardır Vialli, Ravanelli, Schillaci, Weah, Savicevic gibi dünyaca ünlü forvetlerle top koşturan Baggio’nun Bologna’daki yeni partnerleri biraz daha mütavazıdır. O artık, Kennet anderson ve İgor Kolyvanov ile bologna hücum hattının üç sacayağından biridir.

İlk maçlarını Atalanta’ya, ikinci maçlarını İnter’e 4-2 kaybedip ardından gelen üç maçı golsüz bitirince ve dahi bunların üstüne Parma’ya da 2-0 kaybedince Baggio medya tarafından gereken sorumluluğu almamakla eleştirilir ama Juventus ve Milan’da duyduklarının yanında devede kulaktır bunlar. O sıralar hemen her takımın bir süper stara sahip olduğu Serie A’da, Bologna vasati bir takımdır ve baskı da o ölçüdedir. Derken yedinci maçta, evlerinde Napoli’yi konuk ettikleri maçta şeytanın bacağını kırarlar ve maçı 5-1 alırlar. Hat-trick çeken Baggio, ayakta alkışlanır. Lig ilerledikçe Baggio’nun golleri de gelmeye devam eder. Bunda iki önemli etmen vardır. Birincisi üzerindeki baskının eskiye nazaran oldukça azalmış olması, ikincisiyse Kennet Anderson’dur. İseveçli dev santrfor; hava toplarını indiriyor, duvar oluyor, top tutuyor kısacası Baggio’ya ihtiyaç duyduğu alanı açıyordur.

İşler rayına girmiş gibi görünürken Baggio ve Ulivieri arasında büyük bir tartışma yaşanır. 18 Ocak 1998 Pazar günü oynanacak maça canını dişine takarak çalışan ve Juventus’a karşı diş bileyen Baggio’ya, cumartesi akşamı yapılacak son idmandan önce Ulivieri tarafından maçta yedek oturacağı bildirilir. Yaşanan şiddetli tartışmanın ardından Baggio antrenmanı ve tesisleri terk ederek evinin yolunu tutar. Hatta ertesi gün Juventus’a 3-1 kaybedilen bu maçı izlemeye bile gelmez. Maçtan sonra Baggio’yla ilgili sorulan sorulara sadece “O iyi biri ve yetenekli bir futbolcu.” şeklinde cevap veren Ulivieri aslında bu olaya oldukça içerlemiştir ve istifa etmeyi bile düşünür.Araya giren başkan Gazzoni ve sportif direktör Oriali’nin ısrarlarıyla ikilinin arası bulunur.

Yaklaşan dünya kupasının da etkisiyle vitesi iyiden iyiye arttıran Baggio’nun sezon sonuna doğru iki hedef maçı vardır. İlki kendi evlerinde oynayacakları Milan maçıdır. Kendisini adeta kapı dışarı eden Milan’a ve Capello’ya neyi kaçırdıklarını göstermek için bu maç biçilmiş bir kaftandır. O da ayağına kadar gelen bu fırsatı tepmez ve 3-0 biten maçta 2 gol kendisinden gelir. Meşhur gol sevincini de yine bu maçta yapar.

Kendisi için ikinci hedef maç ise deplasmandaki Juventus maçıdır. Davids’li, Zidane’lı, Del Piero’lu eski takımına karşı bu defa ilk 11’de çıkan Baggio’nun gol de attığı maçı juve 3-2 kazanır ama maçtan çok Baggio’nun attığı golden sonra Delle Alpi tribünlerine yaptığı “duyamıyorum” hareketi konuşulur.

O sezon Baggio 22 golle kariyer rekoru kırar. (Bu performansından sonra en çok Ancelotti dizlerini döver. Birkaç sene önce “Bir hatam yüzünden o sezon 22 golden oldum.” demişti.) Gol krallığı yarışında Udinese’de top koşturan 27 gollü Bierhoff’un ve 25 gol atmayı başaran İnter’li Ronaldo’nun ardından üçüncü olur. Kendisinin hemen arkasındaysa 21 gollü Del Piero’yla Batistuta vardır. Bologna ise ligi 8’inci bitirip İntertoto’ya kalmaya hak kazanır.

Bu performansın ardından Baggio en büyük hedefine, Fransa 98’de oynamaya yaklaşmıştır ama halen tereddüt içindedir. Fransa 98’den beklentileri sorulduğunda “Bir beklentim olması için önce milli takıma davet edilmeliyim.” diyerek bunun altını çizer. Milli takıma çağrıldığında takıma ne katabileceği sorulduğundaysa “Bunu cevaplamak kolay değil ama 4 sene önceki Brezilya yenilgisi halen aklımda ve bu bana başka bir motivasyon katıyor. O günü bir türlü unutamıyorum. Zorlu bir tırmanışın ardından zirveye birkaç adım kala bir çığa kapılıp gitmek gibiydi… Lakin ben yine de hayallerimden vazgeçmedim ve kaderimin bu olmadığını göstermek istiyorum. Sırf bunun için İtalya’yı terk etmedim. İstesem daha kolay bir lige gider ve yeteneklerimi daha rahat sergilerdim ama burada kalmak ve zorlukla yüzleşmek istedim. 2002’de 35 yaşında olacağım ve bu yüzden Fransa 98 benim son şansım. Bir daha böyle bir fırsatımın olacağını sanmıyorum.” der.

Cesare Maldini’nin Baggio’yu Fransa’ya götürmeye gönlü yoktur ama üzerinde de inanılmaz bir baskı vardır. Platini ve Pele, Baggio’nun Fransa’da olması gerektiğini söylerler. Bir finans gazetesi olan Sole 24 de dahil olmak üzere bütün gazeteler Baggio’nun milli takıma seçilmesi için bir kampanya başlatırlar. Başbakan Romano Prodi bile “Baggio ve Del Piero aynı anda oynamalılar ama nasıl kullanılacakları hocaya kalmış.” diyerek Maldini’ye selam çakar. Maldini’nin forvet seçiminde Del Piero, Zola, İnzaghi, Vieri ve Totti’den oluşan geniş bir açık büfesi varken Baggio’ya ihtiyacı var mıdır? Baggio, Bologna’ya transfer olmadan önce bunca yıldızı nasıl ekarte edip de dünya kupasına katılabileceği sorulduğunda “Son üç sezonum boşa geçmiş olabilir ama faal futbolcular arasında İtalya için en fazla gol atan benim. Ayrıca unutmayın ki futbolun hafızası kısadır.” demiştir ve dediği gibi Bologna’daki şaşaalı performansı kötü geçen o üç sezonun üzerine sünger çekmiştir. Ballon d’Or’a, FİFA yılın futbolcusu ödülüne, Serie A’da yılın futbolcusu titrine ve yılın İtalyan futbolcusu ödülüne adaylık koyabilecek kadar iyi oynadığı bu sezonun ardından ve inanılmaz bir baskının da yardımıyla Cesare Maldini, Baggio’yuFransa 98’e davet eder.

Şili, Kamerun ve Avusturya ile B Grubu’nda yer alan Azzurri’nin 22 kişilik kadrosunda yer almayı başarsa da Baggio’nun işi zordur çünkü rakibi, kariyerinin zirvesindeki Del Piero’dur. Bu arada Baggio, 1994’ten sonraki makus yıllarında milli takımdaki formasını Del Piero’ya sadece mecazi olarak kaptırmamıştır. 10 numara, artık Del Piero’nundur. Baggio da 1990’da olduğu gibi 18 numarayı alır.

Real Madrid’le oynayan Şampiyonlar Ligi finalinde sakatlanan Del Piero’nun sakatlığının tamamen geçmemesiyle Şili’yle oynanacak ilk maça ilk 11’de çıkar Baggio. hatta Salas’lı, Zamorano’lu Şili’ye karşı Vieri’nin attığı İtalya’nın ilk golünün asistini de yapar ama Salas’ın attığı gollerle takımı 2-1 geriye düşer. Maçın bitmesine 5 dakika kala Baggio’nun yarattığı bir pozisyonda İtalya penaltı kazanır. Topun başına Baggio geçer. O da dahil herkesin aklında dört yıl önce Pasadena’da kaçırdığı penaltı vardır. Chiesa, cesaretlendirmek için yanına gidip bir şeyler söylemek ister ama Dino Baggio bunu engeller. Çünkü baggio bu meseleyi başkalarının teşvikiyle değil kendi içinde halletmelidir. Maç sonunda o an aklından geçenlerin “Son gücünle vur, son gücünle vur, bu sefer gol olacak!” olduğunu söyleyen Baggio istediği şekilde sert bir vuruşla topu kalecinin sağına yollar.

Penaltıyı atarken aklına 94’te kaçırdığı penaltının gelip gelmediği sorulduğunda “Elbette… Kaçınılmaz olarak geldi. Öte yandan golü atmam gerektiğini de biliyordum yoksa kendimi bir çukura atıp oradan asla çıkmamam gerekirdi.” şeklinde cevabını verir. Kitabında bu penaltıyı anarken “1994’ün hayaletini bu penaltıyla öldürmüştüm…” der. 2001’de rol aldığı ve 94’te kaçan penaltıyla Şili’ye karşı attığı bu penaltının dramatize edildiği bir Johnnie Walker reklamındaki anlatım ise muazzamdır: “1994’te bir hata yaptım… ve ülkem kaybetti. O penaltıyı dört yıl boyunca her gün kaçırdım. Dört yıl sonraysa başka bir penaltı atmayı seçtim. O an beni seyreden kaç kişi bana inandı asla bilemeyeceğim… Önemli olan benim inanmış olmamdı.” (Reklam biter ve “keep walking” yazısı belirir.)

Kamerun’la oynanan ikinci maça dört yıl önceki hatasının kefaretini ödemiş olmanın rahatlığıyla çıkan İlahi At Kuyruğu, Luigi Di Biagio’nun attığı kafa golünün asistini yapar ama ikinci yarıda minik bir sakatlık geçirip yerini halefine, Del Piero’ya bırakır. Avusturya’yla oynanan grubun son maçındaysa Maldini, Del Piero’yu ilk 11’de çıkarır. Maçın bitmesine yirmi dakika kala seyircilerin “Baggio” tezahüratı tutmasıyla Del Piero’nun yerine oyuna alınır. 90’ıncı dakikada takımının 2’nci golünü atar ki bu gol onun Rossi’ye ait “dünya kupalarında en fazla gol atan İtalyan futbolcu” rekorunu egale etmesini sağlar (9). Del Piero’nun tamamen iyileşmesiyle grup sonrası eşleştikleri Norveç’e karşı forma giyemez ve maçı yedek kulübesinde tamamlar. Çeyrek finaldeki Fransa maçında yine aynısı olur. Del Piero, sakatlığın etkisini tam olarak atamamasından mı bilinmez oyunda kaldığı müddetçe etkisizdir ve formunun zirvesindeki Baggio yedektedir. (Maldini bu yüzden yerden yere vurulacaktır.) 0-0 biten maçın ancak uzatmalarında oyuna alınır Baggio ve İtalya adına maçtaki en iyi şansı, altın gol atma fırsatını da yakalar aslında.

Maç penaltılara gider. Bu defa ilk penaltıyı atan Baggio’nun vuruşu gol olur ama Lizerazu’ya karşılık hem Albertini hem de Di Biagio penaltı kaçırınca tur atlayan taraf 4-3’le Fransa olur. Böylelikle Baggio en çok istediği şey olan dünya kupasına yine kavuşamaz. Paralel evrenlerden birinde Maldini maça Baggio’yla başlayıp tur atlıyor, finale kadar ulaşıp dört sene öncesindeki gibi yine Brezilya’yla karşılaşıyor mudur acaba? Fransa 98’den önce “Evinin arka bahçesinde top oynayan her çocuğun hayali bir gün finalde Brezilya’yla oynayıp dünya kupasını kazanmaktır, ben bu hayale yaklaşmıştım ama ellerimden kayıp gitti…” diyen Baggio’ya göre vardır elbet ama o evren, bu evren değildir maalesef. Bu arada Lippi’ye ve Maldini’ye rağmen Baggio ve Del Piero birbirlerine asla kin gütmezler ve arkadaşlıkları hala devam etmektedir. Baggio, Del Piero’yu “O bir fenomen!” olarak taltif ederken Del Piero, oynadığı en iyi futbolcuları “Zidane ve Baggio” olarak gösterir.

Turnuva dönüşü Baggio’yu çetin bir transfer süreci beklemektedir. Bologna -aslında başkan Gazzoni- Baggio’nun takımda kalmasını çok ister. Baggio’yu Bologna’ya getirirken onunla üç yıllık bir mukavele imzalamıştır ama Baggio ayılmak istediğinde zorluk çıkarılmayacağına dair bir madde de koydurtmuştur bu anlaşmaya. Bologna’daki parlak sezon ve dünya kupasındaki oyunuyla halen ne kadar kıymetli bir futbolcu olduğunu dünya aleme tekrar kanıtlamıştır. Kendisini Arsenal ve İnter çok ister. Gazzoni durumu “Maalesef ki Baggio’nun bizden ayrılma ihtimali yüzde 99. Arsenal ve İnter, ona bizim sunamayacağımız bir şey teklif ediyor: Şampiyonlar Ligi. İntertoto Kupası’ndan daha muteber bir şey. Ama vazgeçmiş değiliz. Onu kesinlikle bırakmak istemiyoruz. Gel gör ki Arsenal 18 milyon liret (6 milyon sterlin) maaş öneriyor ki bizim bununla yarışmamız mümkün değil.”

Nihayetinde Baggio yurt dışına yine çıkmaz ve çocukluk aşkı İnter’e imza atar. İnter tarafından 1989’da, 1990’da, 1993’te, 1995’te de istenmiştir ama her seferinde bir engel çıkmış ve Nerazzurri’ye gidememiştir. Hatta İnter, Bologna’daki performansını görüp devre arasında da sulanmıştır Baggio’ya ama “25.000 Bologna taraftarını yüzüstü bırakamam…” diyerek bu teklifi de reddetmiş ama sonunda yaklaşık 5 milyon liret karşılığında İnter’e yar olmuştur. Moratti’ye göre bu transfer “5 senelik bir gecikmeyle” gerçekleşmiştir. (Bologna’ya gelince Gazzoni, Baggio’nun takımdan ayrılmasından Ulivieri’yi sorumlu tutup affetmezken Ulivieri ise Baggio’nun kendisine sorulmadan transferini ve yaşadıkları sıkıntıda yönetimin Baggio’ya gereken cezayı vermemesini hiç unutmamış; gelen kötü sonuçlardan sonra Ulivieri kovulmuş, Oriali sportif direktörlükten ayrılmış, en sonunda da Gazzoni kulübü satmıştır.)

Gittiği İnter’in hücum hattında halihazırda “Fenomen” Ronaldo, Zamorano ve Djorkaeff vardır. Bu arada pek bilinmez ama Zamorano’nun şu meşhur “1+8” formasının ardında da Baggio yatar. Şöyle ki Ronaldo 97-98 sezonunda 10 numarayı giyerken Zamorano 9 numarayı almıştır. Baggio transferinden sonra kulübe ve Ronaldo’ya 10 numarayı giymek istediğini belirtir. Ronaldo ve Nike ise buna dünden razıdır. Böylece Baggio 10 numarayı, Ronaldo 9 numarayı alır. Zamorano ise hem protest hem de yaratıcı bir çözümle “1+8″i icat eder.

Yeni sezona bir önceki sezon kazanılan UEFA Kupası’nın forsu ve belki de tarihin en tartışmalı şekilde kaybedilen şampiyonluklarından birinin burukluğuyla giren İnter; yine ve yeniden kaotik bir sezona merhaba der. Moratti, hemen her zaman olduğu gibi takımı yıldızlarla donatmıştır ama sabırsızlığının kurbanı olacaktır. Bir önceki sezon takıma UEFA Kupası’nı kazandırtan Gigi Simoni, ileri üçlüyü Ronaldo, Zamorano ve Baggio’dan kurar. Sezon öncesi ortaya atılan “Djorkaeff-Baggio beraber oynar mı?” sorusunu da Djorkaeff’i orta sahaya çekerek çözer. Ne var ki hücumdaki bu bolluğa nazaran savunma hattında eksikler vardır. Üstüne bir de Ronaldo’yla Baggio’nun sakatlıkları eklenir. Hatta Baggio’yu bazı maçlarda sakat olmamasına rağmen hazır görmediği için oynatmaz ki bir şehir efsanesine göre Moratti, onu bu yüzden kovar. Simoni döneminde Baggio’nun en unutulmaz perfomansı muhakkak ki Real’e 2 gol attığı (ve attığı ikinci golü kendisini çok seven Moratti’ye adadığı) Şampiyonlar Ligi grup maçında gerçekleşir.

Simoni’nin kovulmasıyla yerine Lucescu gelir. Ronaldo’nun sakatlanmasıyla ileri üçlüyü Zamorano, Djorkaeff ve bunların arkasına koyduğu Baggio’dan oluşturan Lucescu, görevine fena başlamasa da fena şekilde bitirir. Üst üste 10 maç galibiyet alamaz ve o da kovulur. Bu dönemde de Baggio’nun en akılda kalıcı performansı 4-1 biten Roma maçındadır. İnter’in 60’ıncı dakikaya kadar 1-0 geride götürdüğü maçın seyri, Baggio’nun oyuna girmesiyle bir anda değişir. Henüz orta yaşlı bir Lucescu, fosur fosur tüttüren Zeman, kariyerlerinin başındaki Totti ve Zanetti, Baggio’nun golünün asistini yapan gencecik bir Pirlo… Ama elbette Baggio:

Lucescu sonrası takımı birkaç maçlığına kulübün meşhur kaleci antrenörü Luciano Castellini idare eder. Akabinde takımı 96/97 sezonunda da çalıştıran Roy Hodgson göreve getirilir fakat o da sadece 6 maç görevde kalır ve sezon sona erer. Baggio toplamda 10 gol 10 asist yaparak tamamlar bu sezonu ki asistlerden üç tanesi tek bir maçta, Hodgson’un kısacık süren ikinci İnter döneminde aldığı iki galibiyetten biri olan efsanevi 5-4’lük roma maçında gelir:

1999-2000 sezonuna girilirken Moratti ilginç bir hamle yapar. Baggio sonrası Juventus’u üç kez Şampiyonlar Ligi finaline çıkaran Lippi’yle anlaşır. İlginç dememin sebebiyse Baggio’yu Juventus’tan süren kişinin Lippi olduğunu bile bile bu hamleyi yapmasıdır ki ileride muhtemelen bu yaptığına pişman da olacaktır. Baggio’nun bu seçime ilk tepkisi takımdan ayrılmayı kafaya koymak olur. Bu sefer yurt dışı dahi olsa önüne gelen fırsatı değerlendirecektir. yurt dışından da iyi bir teklif vardır kendisine üstelik. O sezon UEFA Kupas’ını kazanacak Galatasaray, Baggio’yla her konuda anlaşır. İstanbul’a uçak bileti bile hazırken yolculuktan önceki gece yakın arkadaşları tarafından İtalya’dan ayrılmama konusunda ikna edilir. Arkadaşlarının “Kalıp Lippi’yle savaşmalısın!” sözleri, kendi deyimiyle “son derece inatçı” Baggio’yu etkiler ve biz fanilerin Baggio-Hagi ortaklığını izleme fırsatı böylelikle yatmış olur.

Kariyeri boyunca Baggio tam 18 hocayla çalışmış ve çoğuyla da problem yaşamıştır. Juve’deki ilk hocası Maifredi, ileride Brescia’da baba-oğul gibi takılacağı mMazzone ve Fiorentina’daki patlamasında büyük pay sahibi olan Eriksson sevdiği saydığı hocalardır. Öte yandan 90 Dünya Kupası yarı finalinde kendisini yedekte bekleten Vicini; Juve’de kariyerinin zirvesindeyken takıştığı ve ona “Baggio burada mutlu değilse takımdan ayrılabilir.” diyerek kapıyı gösteren, bununla yetinmeyip 2004’te asıl darbeyi vuracak olan Trapattoni; pek tabii Sacchi; ona verdiği sözü tutamayan Tabarez; onu Milan’dan süren Capello; Bologna’da büyük kriz yaşadığı Ulivieri; Fransa 98’de formsuz bir Del Piero’da ısrar eden Maldini; İnter’de kendisini zaman zaman yedek oturtan ve belki bu yüzden ömrünü kısaltan Simoni; EURO 2000 öncesi takışacağı Zoff… diye giden kabarık bir “anlaşamadığı hocalar” listesi de yok değil. Yalnız şu da var ki bunların çoğuyla sonradan bir orta yolu bulmuştur. Mesela Sacchi’yle arasında geçen onca şeye rağmen beraber reklam filmi çekmişlerdir. 500.000 satan kitabında “Kaybedilen finalden sonra Sacchi’nin bana olan tutumu değişmişti. Henüz 27 yaşındaydım ama beni milli takıma gitgide daha az çağırmaya başlamıştı. Bu kararının teknik sebeplerden olduğunu düşünmek isterdim ama tamamen kişisel gibiydi…” diye yazmıştır (ki bu süreci yazının başında anlatmıştım.) Ama devamında “Onunla en son Como’daki reklam çekiminde görüştük ve samimi bir şekilde kucaklaştık. Çekimler sırasında her mola verildiğinde yanıma gelip bana verdiği kararların açıklamasını yapıyordu. İki futbol topunun üzerine oturmuş konuşuyorduk. Hatta finali yeniden oynadık ama bu sefer kupayı biz kazanıyorduk…” diyerek aradaki husumetin yok olduğunu bildirmiştir. Yine kitabında İnter’deki ilk hocası Simoni’den müspet ifadelerle bahseder. Simoni de verdiği bir röportajda “Eğer baggio’yu oynatmayacaksam ona bunun izahatini yapardım. Zaten son derece açık bir düsturum vardı: İyi bir baggio oynar!” demiştir.

Lippi’yle olan problemi ise bambaşka bir boyuttadır. Daha doğrusu bambaşka bir boyuta taşınacaktır çünkü Baggio, Juventus’tayken de Lippi’yle sorunlar yaşamıştır ama sakatlıklar, Del Piero, yeni yönetimin mali politikaları derken takımdan ayrılmasının esas sorumlusu olarak Lippi’yi tutmamıştır ama bu defa işlerin daha da kötüye gideceğini az çok tahmin eder. Lippi’nin ilk icraatları da bir şeylerin yaklaşmakta olduğunun göstergesidir aslında. Baggio’nun iyi anlaştığı hatta ucundan bucağından Budizm’i de aşıladığı kaleci Frey kiralık gönderilir. Lippi gelmeden olacakları gören bir diğer isim Djorkaeff ise Moratti’ye giderek “Başkan, ben bir Juventus’lu ile çalışamam. Takımdan ayrılmak istiyorum.” der ve Serie A’dan teklifler olmasına rağmen İnter’e olan saygısından Eintracht Frankfurt’a transfer olur. Lippi’nin Baggio’yu ideal 11’de görmediğinin resmi ise Juve’deyken hiç istememesine rağmen Moggi tarafından Atletico Madrid’e satılan Vieri’nin alınmasını talep etmesi olur. Rekor bir meblağa getirilen Vieri’den ve kiralıktan dönen Recoba’dan sonra eldeki Zamorano ve Ronaldo’yu da sayarsak hücum rotasyonu epey bir şişer.

İkili, sezon öncesi bir görüşme yaparlar. Lippi, Baggio’ya ileri ikiliyi Vieri-Ronaldo’dan kuracağını Baggio’ya ise Trequartista olarak görev vereceğini, tek rakibinin Recoba olacağını bildirir. Baggio bu görüşmede geçenleri “ondan bana ayrıcalık yapmasını değil diğerlerini verdiği şansı bana da vermesini istemiştim. Oynamak ve ilk 11 oyuncusu olmak istiyordum.” diye anlatır.

İnter’deki başarısızlığın soyunma odası kaynaklı olduğuna yönelik bir tevatür vardır o dönemde. Baggio’ya göre Lippi bu konuda, ondan yardım ister. Baggio’dan soyunma odasında olup bitenleri ve arkasından konuşulanları kendisine iletmesini talep eder. Baggio’nun cevabı ise “Benden her şeyi iste ama isim vermemi isteme.” şeklinde olur. Lippi hararetli bir şekilde ondan ajan olmasını istemediğini, kendini yanlış anladığını savunur ama -yine Baggio’ya göre- Lippi o an bir savaş ilan etmiştir. Burada Lippi’nin bu konudaki görüşlerini de vermek gerek elbette. Kitaptaki bu pasajın ardından Lippi “Kariyerim boyunca muhteşem oyuncularla çalıştım ve onlardan takım kontrolünde yardım aldım çünkü onlar Gianluca Vialli, Angelo Peruzzi, Ciro Ferrara, Didier Deschamps, Laurent Blanc, Christian Vieri güvenilir ve karizmatik liderlerdi… Baggio’ya gelince ondan asla böyle bir talepte bulunmadım zira onu hiçbir zaman bu saydığım oyuncular gibi saygın birisi olarak görmedim ve görmüyorum da…” açıklamasıyla Baggio’nun iddialarını külliyen reddeder.

Aralarında geçen şey neydi kesin olarak bilemeyiz ama bir savaş başladığı doğrudur. Yaz kampı sırasında yapılan bir maçta Baggio, ceza sahasında boş bekleyen Vieri’ye yaklaşık 40 metreden harika bir asist yapar. Vieri ve Baggio’nun yakınındaki Panucci bu asisti alkışlayınca Lippi öfkelenerek “Vieri, Panucci ne bok yediğinizi sanıyorsunuz siz? Burada birbirimizi kutlamak için değil çalışmak için bulunuyoruz. Kimse kimseyi alkışlamayacak ve bu Bay Baggio için de geçerli!” diye kükrer. Baggio şaşkındır. “Bunu inanılmaz bir kinle söylemişti ve kesinlikle sınırı aşmıştı.” diye anlatır bu olayı.

Çok da şaşırtıcı olmayan bir şekilde Baggio, yeni sezona ya yedek kulübesinde ya da tribünlerde oturarak başlar. Lippi’nin onu oynatmamaktaki argümanı “Yeterince fit değil.” şeklindedir. Hatta bir seferinde, Baggio’nun medyaya oynayamamaktan yakınmasına çıldırarak antrenman esnasında Baggio da dahil tüm takımı etrafına toplar ve Baggio’yu eleştirir, onu artık iyi bir oyuncu olmamakla itham eder. Takıma o sezon transfer olan genç İvan Cordoba ise bu fikre katılmamaktadır. Medyaya “Baggio neden oynamıyor anlayamıyorum halbuki antrenmanlarda hep çok iyi.” açıklamasını yapar.

“İnter’deki durumum açıktı. Mutu ve -bunu küçümseme amaçlı söylemiyorum ama şu an üçüncü ligde oynamakta bile zorlanan- Nello Russo da dahil herkesin yedeğiydim. Ancak bir salgın takımı vursaydı oynayabilirdim herhalde.” diyen Baggio’nun sezonun ilk yarısı bittiğinde aldığı toplam süre miktarı 200 dakikayı biraz geçmektedir. Hem de Ronaldo kasım sonunda dizini parçalamışken…

Lippi’nin Baggio’ya karşı belki mobbing yapmak istemesinden belki de sadece idealistliğinden kaynaklanan başka yaptırımları da olur. Appiano Gentile’deki İnter tesislerinde yemek yemek için kafeteryaya giden Baggio, salatasına biraz pepperoni ister ama görevli bunu yapamayacağını, sağlık heyetiyle görüşmesi gerektiğini belirtir. Baggio, doktor Volpi’yle görüşür. Doktor, Baggio’nun Lippi’den izin almadan artık istediği her şeyi yiyemeyeceğini söyler. Baggio bu durumu askeri bir kampta yaşamaya benzetir.

Devre arasında Lippi’nin “satılsın” raporuna ve Arsenal, Liverpool, Tottenham, Glasgow gibi takımların tekliflerine rağmen yaklaşan EURO 2000’e katılma arzusuyla bunların hepsini reddeder Baggio. Ayrıca Lippi’yle olan izzetinefis mücadelesinden kolayca vazgeçecek fıtratta da değildir.

23 Ocak 2000 tarihinde İnter, Verona deplasmanına gider. Ronaldo ve Zamorano sakat, Vieri ise cezalıdır ama Lippi, forvet hattını Recoba’yla ocakta Bükreş’ten alınan genç Mutu’dan kurar. Lakin işler istediği gibi gitmez. Takımı ilk yarıyı 1-0 yenik kapatmış üstelik genç ve gelecek vadeden Prandelli’nin çalıştırdığı Verona’ya da oyun olarak karşılık verememiştir. İkinci yarıya eli mahkum bir şekilde Zanetti-Baggio değişikliğini yaparak başlar. Henüz 47’nci dakikada Baggio’nun geliştirdiği bir atakta Recoba beraberlik golünü atar. 74’üncü dakikadaysa Baggio sahneye çıkar ve 1999-2000 sezonundaki ilk golünü kaydeder. Golden sonra bir hışımla reklam panosunu tekmeler. Lippi ise belli etmemeye çalışsa da mutludur çünkü Juventus, Lazio ve Roma’yla çekiştikleri o sezonda her puan çok kıymetlidir. Maç sonunda Baggio “Fiziksel sebeplerden ötürü oynayamadığımın söylenmesi beni rahatsız ediyor. Bu, bir yalanı doğru göstermek için seçilmiş korkakça bir yol.” açıklamasını yaparak Lippi’ye gereken göndermeyi yapar. Ne olursa olsun Baggio tekrar gündemdedir. Ertesi günkü La Gazzetta dello Sport manşeti “Baggio bir masal gibi” şeklinde olur.

Bu performansından sonra Lippi, Verona’dan sonraki Roma maçında da oynatmak zorunda kalır Baggio’yu. İlahi At Kuyruğu bu fırsatı da tepmez. Önce Vieri’nin attığı golün asistini yapar sonra da galibiyet golünü atar ve maçı 2-1 kazanırlar. Yalnız hem attığı gol hem de o buz karakterli Lippi’yi zıp zıp zıplatması görülmeye değerdir.

Sezon sonuna doğru İnter şampiyonluk yarışından kopmuş, üstüne üstlük Ronaldo’yu Lazio’yla oynanan kupa finalinde aylar sürecek bir sakatlığa tekrar kurban vermiştir. Ronaldo’yla aynı şekilde Vieri de sakattır hatta bu sakatlığından dolayı EURO 2000’e de katılamayacaktır. Parma’yla oynanacak ve Şampiyonlar Ligi’ne gidecek 4’üncü takımı belirleyecek olan play-out maçında Lippi yine Baggio’ya bel bağlamak zorunda kalacaktır. Maçtan önce Moratti, Baggio’yla bir görüşme yapar. Hayranı olduğu 10 numaraya sözleşme uzatmasını dikte eder ama Baggio, Lippi takımın başında kaldığı müddetçe böyle bir şeyin mümkün olmayacağını belirtir. Moratti ise eğer Parma maçı kaybedilirse Lippi’yi yollayacağını söyler.

Lippi maça Vieri-Baggio ikilisiyle çıkar ama Vieri’nin sakatlığı nükseder ve maçın başında oyundan alınır. İnter, 36’ncı dakikada Thuram’ın yaptığı bir faulle çaprazdan bir frikik kazanır. Topun başına Baggio geçer ve müthiş bir gol atar. 70’inci dakikada Parma, Stanic’le beraberliği yakalar. Dakikalar azalırken 84’üncü dakikada Baggio muhteşem bir voleyle genç Buffon’u avlayarak takımını yine öne geçirir. Son gol ise Zamorano’dan gelir ve maç 3-1 biter. İnter’i Şampiyonlar Ligi’ne taşıyan Baggio, ayakta alkışlanmakta ve etrafı gazeteciler tarafından sarılmaktadır. O ise bu galibiyetin ve profesyonelliğinin Lippi’nin koltuğunu kurtarırken kendi için bir ayrılık anlamına geldiğinin farkındadır.

Soyunma odasında arkadaşları tarafından tebrik edilen Baggio’nun yanına aynı şeyi yapmak için Lippi de gelir ama Baggio onu umursamaz bile. Artık her şey bitmiş, Baggio bu savaşı kazanamadıysa da kaybetmemiştir. Yine kitaptan bir alıntı yapalım: “Lippi bana bir savaş ilan etmişti. Bir dakika bile duraksamayan, hiçbir makul sebebi olmayan, anlaşılabilir bir mantıktan uzak bir savaş… Oynamadığımda bile insanlar benden bahsediyordu ve ne kadar uğraşsa da insanlar onu sevmiyordu. İşte Lippi bunu kabul edemiyordu. O, beni yok etmek, mahvetmek istedi ama başaramadı.”

Ertesi gün La Gazzetta dello Sport, meşhur puanlamasında Baggio’ya 10 tam puan verir ki bunu tarihinde ikinci kere yapmaktadır. İlk verdiği tam 10 puanın sahibi kaleci Alessio Scarpi’dir. Alma sebebiyse 1998’de oynanan Cagliari-Udinese maçında kalp krizi geçiren takım arkadaşı Gianluca Grassadonia’nın hayatını kurtarmasıdır.

(Baggio gittikten sonra Lippi’nin İnter’deki günleri de uzun sürmez. Süper Kupa finalinde Lazio’ya 4-3 yenilip eleme maçında Helsingborgs’a takılarak Şampiyonlar Ligi’ne katılamayınca ve de bunların üstüne ligin açılış maçında Reggina deplasmanında 2-1 kaybedince Moratti tarafından kovulur.)

Bu maceradan sonra Lippi-Baggio ikilisi çok nadiren bir araya gelmişlerdir. Bunlar, part 1’de anlattığım Stefano Borgonovo’nun hayatını anlatan bir kitabın tanıtımıyla 2011’de İtalyan Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen bir törende Sacchi, Galliani, Collina ve Platini’yle birlikte ödül aldıkları gecede gerçekleşir.

2011’de verdiği bir röportajda Baggio’ya, teknik direktörlerle neden bu kadar çok sıkıntı yaşadığı sorulduğunda “Onların beni neden görmezden geldiklerini sık sık düşünüyorum ama gerçek bir cevap bulamıyorum. Belki de beni biraz kıskanıyorlardı çünkü rakip taraftarlar da dahil olmak üzere beni herkes severdi. Yoksa şovu ben çalıyordum da onlar, asıl kahramanın kendileri olduğunu iddia edemiyorlar mıydı? Modern futbol hocalar tarafından oldukça fazla şekilde domine ediliyor. Kendini beğenmişlikleri, onları takımın ve oyuncularının önüne koyuyor.” cevabını verir. Azzurri’nin ve İnter’in eski oyuncularından Alessandro Altobelli’ye göreyse problem Baggio’da değil hocalardaydı. Hiçbirinin, onun yeteneğindeki birini yönetecek kapasitesi yoktu.

Baggio’nun hocalarla olan bu husumetleri reklamlara da konu olmuştur. Bir Playstation 2 reklamında yalan makinesine bağlanmış bir Baggio Kendisine sorulan sorulara cevap vermektedir. Diyalog şu şekildedir:

-Bay Baggio, bir yalancı mısınız?
-Hayır.
-Daha ünlü biri olmak ister miydiniz?
-Hayır.
-Futbol oynamaya geri dönme gibi bir planınız var mı?
-Hayır.
-Hiç nefret ettiğiniz bir teknik direktör var mı?
-Hayır. (Burada makinenin bir parçası olan ve yalan esnasında oynayan top hafif kıpırdar.)
-Onlardan (Sacchi, Lippi, Capello vs.) intikam almak ister miydiniz?
-Hayır. (Top deli gibi sekmektedir.)